Ey dünyaya gönlü vurgun olan biçare insan, biraz dur ve çeşmenin başında elindeki testiye bak! Belki de sen yıllardır doldurmaya çalıştığın o testinin çatlak olduğunu fark etmedin.

Çeşme başında çatlak bir testiyi doldurmak istersen, ne kadar su taşırsan taşı, testinin çatlağından akıp gidecek; sen ise ömrünü, nefesini ve gücünü tüketip duracaksın. İnsan da böyledir bazen, kalbi dünya hırsıyla çatlamış, gözü makamla, servetle, şöhretle ve unvanla kamaşmış birine ne anlatabilirsin? Merhametin kıymetini bilmeyene merhametten, vefanın ne olduğunu unutana vefadan, gönlü mala mülke vurulmuş olana kanaatten, makamın geçici olduğunu unutana fanilikten söz edersin; fakat söz, çatlak bir testide su tutmadığı gibi böyle bir gönülde de yer tutmaz. Çünkü mesele artık bilmemek değil, bildiği hakikati nefsinin işine gelmediği için duymamaktır. Ey fani, boşuna! Diye haykırırsın. Bir ömrü başkasının gönlünü kırarak, insanları küçümseyerek, makam basamaklarını birbirini ezerek tırmanarak tüketiyorsan, sonunda elinde kalan yalnızca tüketilmiş bir iflaslı ömürdür.

Tarih, bu hakikatin sayısız şahidiyle dolu bir ibretlik mezardır. Karun servetinin anahtarlarını bile taşımanın güç olduğu bir zenginliğe sahipti; fakat servetinin kendisini ebedîleştireceğini sandı ve sonunda sahip olduklarıyla birlikte toprağın altına geçti. Firavun, iktidarın sarhoşluğuyla kendisini insanların üzerinde gördü; fakat kurduğu saltanatın ihtişamı onu ölümden kurtaramadı.

Roma'nın kudretli hükümdarları, Bizans'ın imparatorları, Moğol hükümdarları, Osmanlı padişahları ve nice hükümdarlar dünyaya hükmettiler; fakat hiçbirinin tahtı kabre kadar uzanmadı. Napolyon Avrupa'nın büyük bölümünü diz çöktürdü; fakat Saint Helena'da küçücük bir adada hayatının son günlerini geçirdi. İskender dünyayı fethetme arzusuyla yürüdü; fakat tarih onun da ellerinin boş kaldığını kaydetti. Demek ki mesele dünyaya ne kadar sahip olduğun değil, mesele sahip olduklarının seni ne kadar esir aldığıdır. Çünkü insan bazen malın sahibi olduğunu zannederken, aslında mal onun sahibi olmuştur.

Bir diğer kendini kaybetmişlik ise makamın insanı büyütmesi değil, insanın makamı kendisinin büyüklüğüne delil sanmasıdır. Bir koltuğa oturunca etrafındaki insanları küçümsemeye başlayan, unvanının önüne insanlığını; makamının önüne ahlakını; nüfuzunun önüne adaletini koyan kişi, aslında kendisini yükseltmez, kendi içindeki boşluğu büyütür. Dün kapısını çaldığı insanlara bugün tepeden bakmak, dün selam verdiği insanları bugün tanımamazlıktan gelmek, dün kendisine iyilik yapanların bugün adını bile anmamak, insanın makam kazanması değil, hafızasını ve vicdanını kaybetmesidir.

Vefa, makamın gölgesinde değil, makamın olmadığı yerde belli olur. Merhamet, güçlüye değil zayıfa gösterildiğinde anlam kazanır. İnsanlık ise herkes seni alkışlarken değil, kimsenin seni görmediği yerde belli olur. Çünkü ölüm geldiğinde kartvizitindeki unvanlar okunmayacak; geride bıraktığın insanların kalbindeki izler ve Rabbinin huzurunda taşıdığın amel konuşacaktır.

Ey dünyaya gönlü vurgun olan biçare insan, biraz dur ve çeşmenin başında elindeki testiye bak! Belki de sen yıllardır doldurmaya çalıştığın o testinin çatlak olduğunu fark etmedin. Biriktirdiğin servet doyurmadı; biraz daha istedin. Aldığın makam yetmedi; daha yükseğini aradın. Kazandığın itibar yetmedi; herkesin seni konuşmasını istedin. Sana gösterilen hürmet yetmedi; insanların önünde eğilmesini bekledin. Fakat nefis doymaz; çünkü onun meselesi ihtiyaç değil, sahip olma arzusudur.

Bugün bir makamı elde eden yarın bir başkasını ister; bugün milyonları olan yarın daha fazlasını hesaplar; bugün alkışlanan yarın daha büyük bir kalabalığın alkışını bekler. Böylece insan, aslında yaşayacağı günleri tüketerek henüz gelmemiş bir dünyanın peşinden koşar. Sonra bir sabah ölüm gelir ve bütün hesapları kapatır. O vakit insan anlar ki ömrünü doldurmaya çalıştığı dünya testisi zaten çatlakmış; fakat ne yazık ki su bitmiş, çeşme başındaki ömür de tükenmiştir.

Öyleyse ey fani, boşuna! Herkese kendini anlatmaya, herkesten takdir toplamaya, her makamı elde etmeye, her sofrada baş köşeye oturmaya, her tartışmada haklı çıkmaya, her gönülde taht kurmaya çalışma. Sana yetecek olan, insanların nezdindeki büyüklüğün değil, Allah katındaki hâlindir. Bir gün unvanların senden önce ölecek; makamın başkasına, malın mirasçılarına, koltuğun bir başkasına kalacak. Adın bir müddet konuşulacak, sonra yavaş yavaş susacak.

Fakat sen, bütün bunların ötesinde Rabbinin huzuruna tek başına çıkacaksın. İşte o gün çatlak testiyi ne kadar doldurduğunun değil, neden doldurduğunun hesabı sorulacak. Dünyanın bütün çeşmelerinden su taşıyıp ömrünü tüketmek yerine, gönlünü onar; nefsinin çatlaklarını kapat; merhameti, vefayı, adaleti ve kulluğu büyüt. Çünkü insanın gerçek sermayesi, dünyada ne kadar yükseldiği değil, ölüm geldiğinde yanında ne götürebildiğidir. Çatlak testiye ne kadar su taşırsan taşı, sonunda elinde kalan yalnızca tükenmiş bir ömür ve kurumuş bir gönüldür.