İlim adamının asıl şıklığı, üzerinde taşıdığı markada aranılmaz ölçüsünde, nezaketinde, tevazusunda ve zihninin derinliğindedir.
Akademisyenin kıyafeti, biraz da zihninin dışarıya vurmuş hâlidir. Çünkü gerçek akademisyenin kafasının içinde zaten yeterince kalabalık bir hal vardır. Bir makalenin dipnotu, öğrencinin sorusu, yarım kalmış bir araştırma, okunmayı bekleyen üç kitap, çözülememiş bir mesele, “Acaba burada metodolojik bir hata mı yaptım?” kuşkusu ve gecenin bir yarısı akla gelen yeni bir fikir ve benzeri meşgul edici sorular ile zihni sürekli doludur. Böyle bir zihnin sahibinin sabah kalkıp “Bugün hangi mağazaya uğrasam, hangi markanın yeni sezon ceketi çıkmış?” diye hayatını moda takvimine göre düzenlemesi biraz tuhaf kaçmaz mı? Türkiye'de de Avrupa'da da akademisyenin tarihsel itibarı, vitrin olmasından ziyade fikir insanı olmasından gelir.
Eski üniversite hocalarının dünyasında kıyafet, insanın ve kimliğinin önüne geçmez; insanın ilmî şahsiyetine hizmet ederdi. Bugün ise bazıları üniversiteye ders anlatmaya değil, sanki yeni açılan bir alışveriş merkezinin, oto galeri veya emlak ofisinin lansmanına katılmaya gelir gibi hazırlanıyor. Oysa akademisyen podyuma çıkmaz; kürsüye çıkar. Kürsü ile podyum arasındaki fark yalnızca birkaç metreden ibaret değildir. Yani biri fikri diğeri görüntüyü öne çıkarır.
Avrupa'nın köklü üniversite geleneğine bakıldığında da akademisyen kıyafetinde dikkat çeken temel şey çoğu zaman gösteriş değil, sadelik, temizlik, uyum ve ciddiyettir. Elbette her dönem ve ülke aynı değildir; Oxford'dan Paris'e, Berlin'den Roma'ya kadar farklı giyim kültürleri vardır. Fakat akademik kimliğin özü hiçbir zaman “en pahalı takım elbiseyi kim giydi?” yarışması olmamıştır. Bunun muhabbetinden bile itina ile kaçınılır. Türkiye'de de eski kuşak hocaların önemli bir kısmında benzer bir vakar vardı. Ütülü bir pantolon, sade bir gömlek, gerektiğinde klasik bir ceket, temiz bir ayakkabı ve hepsi bu. Yani şimdilerde ceketinin sol üst cebinde düğün salonunun çiçek dekorasyonunu andıran mendiller yoktu. Kravatı varsa sade bir kravat, ceketi varsa ceket ama hiçbir parça “Bana bakın, ben pahalıyım, markalıyım!” diye bağırmazdı. Bugün bazı erkek akademisyenlerin ceket cebine yerleştirdiği mendiller ise bazen o kadar iddialı ki insan “Bu hoca birazdan ders mi anlatacak, yoksa sahneye çıkıp Abuzer Kadayıf misali gazino programı mı sunacak?” diye düşünmeden edemiyor. Akademik vakar ile gösterişli vitrin arasında ince bir çizgi vardır; o çizgi aşıldığında entelektüel görünmek isteyen insan, farkında olmadan yalnızca şık görünmeye çalışan insana dönüşebilir.
Gerçek akademisyenin saçında da ayrı bir akademik mesele vardır! Sabah aynanın karşısında saçına mimari proje çizer gibi şekil vermek, her ay başka bir model denemek, rengini sürekli değiştirmek, sakalı laboratuvar numunesi gibi farklı renklere boyamak akademik üretkenliğin zorunlu şartları arasında değildir. Kadın akademisyenin makyaj yapması elbette kendi tercihidir lakin burada mesele makyaj yapmak da değil, görüntünün kişiliğin önüne geçmesidir. Aynı şekilde erkek akademisyenin sakal bırakması da sorun değildir, sorun sakalın kendisini akademik bir unvana dönüştürmesidir. İnsan bazen üniversite koridorunda bir akademisyen değil, berber dükkânının “öncesi-sonrası” kataloğundan çıkmış bir modelle karşılaşabiliyor. Oysa akademisyen biraz da “Ben görünüşümle değil, söylediklerimle hatırlanayım.” diyebilmelidir. Hele erkek akademisyenin saat, ayakkabı, kemer, gözlük, yüzük ve bileklikleri bir araya getirip kendisini küçük çaplı bir mücevher fuarına çevirmesine hiç gerek yoktur. Ayakkabı temiz olsun, saat zamanı göstersin, kemer pantolonu tutsun bunların üçünün de ayrıca akademik makale yazmasına gerek yoktur.
Bir de aşırı bürokratik görünme meselesi var. İdari bir görevde olmayan akademisyenin sürekli takım elbise, ağır kravat, resmi gömlek, sert yüz ifadesi ve makam odasına girecekmiş gibi hazırlanması da akademik kimliğin zorunlu bir parçası değildir. Üniversite bir devlet dairesinin koridoru değildir ama akademisyen de her sabah müsteşar yardımcısı kılığıyla fakülteye gelmek zorunda değildir. Hele hele ütüsü cetvelle çizilmiş gibi duran takım elbise, cilası güneşi yansıtan timsah derisi ayakkabı ve göğüste neredeyse rütbe işareti gibi duran aksesuarlarla derse girildiğinde, öğrencinin “Hocam bugün ders mi var, yoksa Yüksek Kurul Toplantısı mı?” diye sorması işten bile olmaz. İdari görev elbette ciddiyet ve temsil gerektirebilir fakat akademik hayatın gündelik kıyafeti başka bir şeydir. Akademisyen temiz, düzenli, ölçülü, rahat ve kendisine yakışan bir regular tarzı benimseyebilir. Kıyafet insanı taşır, insan kıyafeti taşımaya başladığında ise mesele biraz tersine dönmüş demektir.
Asıl mesele ise bütün bunların arkasındaki ahlak ve iktisat meselesidir. Akademisyenin dünyasında paranın gideceği yerler bitmez: kitap, kırtasiye, veri tabanı, konferans, alan araştırması, seyahat, makale, arşiv, öğrenciye burs veya eğitim desteği, araştırma ekipmanı gibi sürü ile iş vardır. Böyle bir hayatın içinde her sezon gardırobu yenilemek, marka peşinde koşmak, pahalı aksesuarlarla akademik kimliği parlatmaya çalışmak biraz garip bir öncelik sıralamasıdır. Bir akademisyen, “Bu ceketin fiyatıyla acaba kaç kitap alabilirim?” diye düşünebiliyorsa, belki de akademik zihniyetin en güzel taraflarından birini hâlâ koruyor demektir. Çünkü ilim insanının serveti, üzerinde taşıdığı markaların toplam fiyatından çok zihninde biriktirdiği soruların, okuduğu kitapların ve yetiştirdiği öğrencilerin toplamından anlaşılır. Fakülte koridorlarında marka kokusu değil, kitap kokusu daha makbuldür. Akademisyenin ceketi eskimekten utanmamalıdır yeter ki fikri dünyası özgün ve eskimesin.
Sonuçta akademisyenin giyimi ne bir keşiş kıyafeti kadar dünyadan kopuk ne de bir moda dergisinin kapak fotoğrafı kadar gösterişli olmalıdır. Yani orta ayarı bulmalıdır. Temiz, sade, uyumlu, mütevazı ve rahat olması yeterlidir. Belki bir ceket, sade bir gömlek, düzgün bir pantolon ve kadın akademisyen için de kendi tercihine göre zarif, ölçülü ve rahat bir tarz tasvip edicidir. Hepsi bu. Çünkü akademisyen biraz da toplumun geniş kesimlerinin ruhunu taşıyan insandır. Üniversiteyi halktan koparan şey yalnızca dilinin ağırlaşması ile olmaz bazen kıyafetinin de halkın gündelik hayatından kopmasıdır. Öğrencinin ekonomik sıkıntısını konuşurken kolundaki saatin fiyatının öğrencinin bir yıllık masrafını aşması, insanı ister istemez düşündürür.
İlim adamının asıl şıklığı, üzerinde taşıdığı markada aranılmaz ölçüsünde, nezaketinde, tevazusunda ve zihninin derinliğindedir. Ceket eskir, ayakkabı eskiyebilir, saç beyazlar, sakal ağarır, moda değişir fakat iyi bir akademisyenin yetiştirdiği öğrenci ve bıraktığı fikir yıllarca yaşamaya devam eder. Çünkü nihayetinde insanı zarif gösteren şey kumaşın markası değil, ahlakının güzel ve mütevazı dokusudur.