Tarih, hakikati ortaya çıkarmak için araştırlırken ve yazılırken, çoğu zaman hakikatin üzerini erkin de telkin ve korkusuyla örten bir perdeye dönüşür.

Tarih; çoğu zaman geçmişin sessiz bir aynası gibi sunulur bize. Oysa bu ayna, her dönemde yeniden cilalanmış, kimi zaman buğulandırılmış, kimi zaman da kasıtlı olarak çatlatılmıştır. Çünkü tarih yalnızca olup bitenin kaydı değil; aynı zamanda bugünü kurmanın, yarını yönlendirmenin en etkili araçlarından biridir. Bu yüzden tarih, masum bir anlatı olmaktan ziyade, çoğu zaman güç ilişkilerinin gölgesinde muhtevası tekrar tekrar şekillenen bir kurguya dönüşür. Ve ne yazık ki bu kurgu, hakikatin kendisiymiş gibi sunulurken, sahihlik en çok yara alan değer olur.

Her ideoloji, kendine bir geçmiş inşa etme ihtiyacı duyar. Bu ihtiyaç, tarihin seçilerek yazılmasını, kimi olayların büyütülmesini, kimilerinin ise bilinçli bir sessizliğe gömülmesini beraberinde getirir. Böylece tarih, bir hakikat arayışından çok, bir meşruiyet üretim mekanizmasına dönüşür. “Geçmiş böyleydi” denildiğinde aslında çoğu zaman “gelecek böyle olmalı” mesajı verilmektedir. İşte tam da bu noktada tarih, sadece bir bilgi alanı değil; aynı zamanda bir iktidar pratiği haline gelir.

M. Bloch’un ifadesiyle tarihçi, “insanların zaman içindeki bilimi”ni yapar. Ancak bu bilim, insanın zaaflarından azade değildir. Tarihçi de kendi çağının çocuğudur; korkuları, bağlılıkları, ideolojik yönelimleri vardır. Bu nedenle tarih yazımı, çoğu zaman nesnelliğin sınırlarında gezinen bir edebi faaliyete dönüşür. Bloch’un uyardığı gibi, tarihçinin en büyük görevi anlamaktır; fakat anlamaya çalışmak bile bazen farkında olmadan taraf tutmayı beraberinde getirir.

R. G. Collingwood ise tarihin, geçmişte olup bitenlerin yeniden/şimdide düşünülmesi olduğunu söyler. Ona göre tarihçi, geçmişteki zihinsel süreçleri kendi zihninde yeniden kurar. Ne var ki bu yeniden kurma eylemi, çoğu zaman bugünün zihinsel kalıplarıyla yapılır. Böyle olunca da tarih ve tarihçilik, geçmişin değil, bugünün diliyle konuşmaya başlar. Ve tarihçi, farkında olmadan geçmişe kendi çağının elbisesini giydirir.

K. Popper’ın eleştirdiği tarihsel determinizm de burada devreye girer. Tarihi belirli bir çizgide ilerleyen zorunlu bir süreç olarak görmek, onu ideolojik bir araç haline getirir. Popper’a göre bu yaklaşım, tarihin açık uçluluğunu yok sayar ve onu bir kader anlatısına dönüştürür. Oysa tarih, tek bir doğrultuda ilerleyen bir hikâye değildir; aksine kırılmalar, sapmalar ve tesadüflerle doludur. Bu karmaşıklık göz ardı edildiğinde, tarih basitleştirilir ve manipülasyona açık hale gelir.

Bugün tarihçiyi çoğu zaman bir bilim insanı olmaktan ziyade bir “rol oyuncusu” olarak görmek de mümkündür. Kimi zaman avukat gibi davranır; belirli bir tezi savunmak için delil toplar, karşıt görüşleri çürütmeye çalışır. Kimi zaman savcı olur; geçmişi yargılar, suçlular üretir ve mahkûm eder. Bazen de hâkim rolüne bürünür; iki taraf arasında denge kurmaya çalışırken kendi vicdanının karmaşasında ya boğulur ya da kaybolur. Bu üç rolün ortak noktası ise, hakikati aramaktan çok bir hükme varma çabasıdır.

Bu noktada ironik bir durum ortaya çıkar: Tarih, hakikati ortaya çıkarmak için araştırlırken ve yazılırken, çoğu zaman hakikatin üzerini erkin de telkin ve korkusuyla örten bir perdeye dönüşür. Arşivler açıldıkça gerçeklerin ortaya çıkacağı düşünülür; oysa bazen arşivlerin kendisi bile seçilmiş bir hafızanın ürünüdür. Belgeler konuşur denir, fakat hangi belgelerin konuşmasına izin verildiği pek sorgulanmaz. Böylece tarih, sessizliklerin en gürültülü olduğu alanlardan biri haline gelir.

Ekonomik bağımlılıklar ve siyasal baskılar da tarih yazımını doğrudan etkiler. Akademik özgürlüğün sınırlı olduğu ortamlarda tarihçi, ya susmayı ya da uykulu bir şekilde uyum sağlamayı tercih eder. Bu durum, tarihin bir bilim dalı olmaktan çıkıp bir propaganda aracına dönüşmesine zemin hazırlar. Ve ironik bir şekilde, en çok “hakikat” vurgusunun yapıldığı dönemler, çoğu zaman hakikatin en fazla tahrif edildiği dönemler olur.

Peki, tüm bu tahrifat ve manipülasyon karşısında tarih ve tarihçiliğin sahihliği tamamen yok mu olur? Belki de burada soruyu tersinden sormak gerekir: Sahihlik, mutlak bir hakikat midir, yoksa sürekli yeniden inşa edilen bir arayış mı? Eğer tarih, insanın ürünü ise, onun kusurlarından tamamen arınması mümkün değildir. Ancak bu, hakikat arayışının anlamsız olduğu anlamına da gelmez. Aksine, bu arayışın sürekli bir eleştiri ve sorgulama ile beslenmesi gerektiğini gösterir.

Burada tarih, ne tamamen güvenilecek bir kutsal metindir ne de bütünüyle reddedilecek bir kurmacadır. O, insanın hakikatle kurduğu problemli ilişkinin bir yansımasıdır. Tarihçinin görevi ise ne avukatlık yapmak ne savcılık ne de hâkimliktir; onun asli görevi, tüm bu rollerin ötesine geçerek anlamaya çalışmaktır. Belki de hakikate en çok yaklaşılan an, hüküm vermekten vazgeçilen andır. Ve belki de tarih, en sahih hâline, ancak bu tevazu ile yaklaşabilir.

Kur’ânî tarih perspektifi ise bu tartışmaya bambaşka bir ufuk açar: Tarih, yalnızca bilinmesi ve ezberlenmesi gereken bir geçmiş değil, ibret alınması gereken bir sahnedir. Kıssalar anlatılırken kronolojik detaylardan ziyade ahlaki ve varoluşsal dersler öne çıkarılır. Bu noktada Resûl-i Ekrem’in “Mümin aynı yerden iki kere sokulmaz” hikmeti, tarih felsefesine derin bir ölçü sunar. Eğer insanlık, aynı hataları tekrar ediyorsa sorun tarihin eksik yazılmasında değil, ibretin eksik alınmasındadır. Demek ki sahih tarih, yalnızca doğru bilgiye ulaşmakla değil, o bilgiyi doğru idrak ve istikametle buluşturmakla mümkündür. Aksi halde tarih, okunan ama anlaşılmayan; bilinen ama yaşanmayan bir metin olmaktan öteye geçemez.