Köklerini kaybeden ağaç nasıl gövdesinin heybetiyle kurtulamazsa, geçmişinin hikmetini kaybeden toplum da teknolojisinin, servetinin ve binalarının ihtişamıyla ayakta kalamaz.

Bir zamanlar Anadolu’nun köylerinde, kasabalarında, mahalle aralarında öyle insanlar dolandırdı ki ne makamları vardı ne unvanları ne de kendilerini göstermek için başvurdukları sosyal medya vitrinleri. Onlar, kalabalıkların içinde sessizce yürüyen, fakat geçip gittiklerinde arkalarında derin manevi izler bırakan halis muhlis dervişlerdi.

Kimi eski bir hırkaya bürünür, kimi elinde asasıyla köy yollarında görünür, kimi bir çeşme başında, kimi bir köy odasında, kimi de bir evin mütevazı köşesinde insanlara hayatın görünmeyen hakikatlerini anlatırdı. Bir çift sözleriyle koca bir ömrün muhasebesini yaptırır, bir bakışlarıyla insanın nefsine ayna tutar, susuşlarıyla bile nice sözden daha fazlasını söylerlerdi. Çocuklara merhameti, gençlere edebi, büyüklere adaleti, zenginlere kanaati, güç sahiplerine emaneti yılmadan hatırlatırlardı. Çünkü onların asıl bilgeliği, çok şey bilmelerinde değil, bildikleriyle nefslerini terbiye edebilmelerindeydi.

Ne yazık ki bugün o eski sokakların çoğunda, o safiyane dervişlerin ayak sesleri hiç duyulmuyor. Hırkaları, asaları ve tesbihleri bir yana, onların temsil ettiği haya, tevazu, kanaat ve hakikat duygusu da hayatımızdan sessizce çekilip unutulanlar yurduna gittiler. Şu dar-ı dünyada ziyankar ademoğlu yalnızca insanlarını kaybetmiyor; bazen bir insanla birlikte bir ahlakı, bir hafızayı, bir hayat anlayışını da toprağa veriyor.

Asıl mesele, dervişlerin aramızdan göçüp gitmesi de değil onların temsil ettiği insanlık ölçülerinin yerini neyin aldığıdır. Burada daha selim bir akılla idrak etmek gerekiyor. Bugünün insanı platform platform gezip çok konuşuyor ama az hikmet üretiyor. Çok okuyor ama yazdıklarında hem az düşünüyor hem de tahrifat doludur. Çok görünür oluyor ama giderek daha az ağırbaşlı tanınıyor.

Eskiden insanın kıymeti, elindeki imkânlarla değil, gönlündeki merhametle, sahip olduğu servetle değil, paylaşabildiği lokmayla ve oturduğu makamla değil, taşıdığı mesuliyetle ölçülürdü. Şimdi ise insanın değeri çoğu zaman kaç takipçisi olduğuna, ne kadar kazandığına, hangi kapılardan içeri girebildiğine ve kendisini siyasi/ekonomik erklere ne kadar ucuza pazarlayabildiğine göre belirleniyor. Modern insan, kendisini dünyaya kabul ettirmek için türlü sinsi maskeler takarken kendi yaradılış hakikatine yabancılaşıyor. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor fakat kimse kendisine yetişemiyor. Herkes bir şeylere sahip olmak istiyor lakin sahip olduklarının kendisine hükmetmeye başladığını fark edemeyişi pek de vahim.

Anadolu irfanında dervişin öğrettiği kanaat, yerini bitmeyen bir arzuya; tevazu, gösterişli bir benliğe; hizmet, görünürlük yarışına; gönül zenginliği, maddi birikim hesabına bırakıyor. Böyle bir çağda insanın cebinin dolmasıyla kalbinin boşalması arasındaki mesafe hiç bu kadar açılmamıştı. Belki de en büyük yoksulluğumuz, sahip olduklarımızın azlığı değil, sahip olduklarımızla yetinmeyi ve sahip olamadıklarımız karşısında insan kalmayı unutmuş olmamızdır.

Dervişlerin kayboluşu, aynı zamanda toplumun kendi vicdanını terbiye eden gündelik rehberlerini kaybetmesidir. Çünkü her toplumun yalnızca okullara, üniversitelere, kanunlara, kurumlara ve ekonomik imkânlara değil insanın içindeki kötülüğe sınır çizen ahlaki örneklere de ihtiyacı vardır. Eskiden bir köyde sözü dinlenen, kimsenin malında gözü olmayan, iki insanın arasını adaletle bulmaya çalışan, yetimin başını okşayan, zenginin kibirli bakışını bir cümleyle yere indiren insanlar vardı. Onların otoritesi makamdan değil, şahsiyetlerinden doğardı.

Bugün ise otoriteyi çoğu zaman güçle, itibarı servetle, bilgeliği hitabetle karıştırıyoruz. Bir insanın ne söylediğine bakıyor, nasıl yaşadığına yeterince dikkat etmiyoruz. Adaleti savunanın kendi çıkarı uğruna haksızlık yapmasına, tevazudan söz edenin başkalarını küçümsemesine, maneviyatı dilinden düşürmeyenin kul hakkına karşı duyarsız kalmasına alışıyoruz. Böylece kelimeler yerinde duruyor ama anlamlar içten içe çürüyor. Oysa bir toplumun çöküşü, yalnızca binalarının yıkılmasıyla veya ekonomisinin zayıflamasıyla başlamaz iyilik ile kötülük arasındaki sınır silinmeye, utanılacak şeyler övünç vesilesine, erdemli davranışlar da saflık işareti sayılmaya başladığında derinleşir. Dervişlerin temsil ettiği ahlakın kaybı, tam da bu noktada bir toplumsal kırılmaya dönüşür yani insanlar birbirlerine daha fazla yaklaşırken gönülleri birbirinden uzaklaşır, aynı sofraya otururken aynı vicdanı paylaşamaz hâle gelirler.

Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyler arasında, eski zamanları romantik bir masal gibi yeniden yaşamak değil o zamanların içinden süzülüp gelen hakikatleri yeniden hayatımıza taşımaktır. Zira dervişlik yalnızca hırka giymek, asa taşımak, tesbih çekmek veya belirli sözleri tekrarlamak olmayıp dervişlik, eline imkân geçtiğinde adaletten ayrılmamak, öfkelendiğinde merhameti unutmamak, kazandığında şımarmamak, kaybettiğinde isyan etmemek ve kimsenin görmediği yerde de Allah’ın huzurunda olduğunu bilmektir. Belki bugün aramızda eski kıyafetleriyle dolaşan dervişler azaldı ama asıl acı olan, onların temsil ettiği ahlakı taşıyan insanların da seyrekleştiğini düşünmemizdir.

Köklerini kaybeden ağaç nasıl gövdesinin heybetiyle kurtulamazsa, geçmişinin hikmetini kaybeden toplum da teknolojisinin, servetinin ve binalarının ihtişamıyla ayakta kalamaz. Bir gün dönüp baktığımızda çocuklarımıza bırakacağımız şeyin yalnızca evler, arsalar, diplomalar ve banka hesapları olmasını mı istiyoruz? Onlara utanmayı, vefayı, helal lokmayı, kul hakkını, merhameti ve insanın kendi nefsine karşı verdiği o çetin mücadeleyi kim öğretecek?

Belki de dervişler çoktan göçüp gitti ancak onların asıl mirası hâlâ önümüzde duruyor. Mesele, o mirası hatırlayacak kadar derin, yaşayacak kadar cesur ve gelecek nesillere aktaracak kadar vefalı olup olmadığımızdır. Çünkü insanlığın en büyük kaybı, güzel insanların ölmesi değil onların ardından güzelliğin ne olduğunu hatırlayanların da azalmasıdır.