Bugün “Ben haklıydım!” diye göğsünü kabartan insan, yarın o haklılığını da sırtına alıp mezara götürebilecek mi?
Sonu mutlak ölüm olan şu hayat yolculuğunda insanın her tartışmayı kazanması, her işte haklı çıkması, her mecliste sözünün üstün gelmesi, siyasette hesabının tutması, akademide unvanının parlaması, bürokraside imzasının geçmesi, ticarette kasasının kabarması neyi değiştirecek? Bugün “Ben haklıydım!” diye göğsünü kabartan insan, yarın o haklılığını da sırtına alıp mezara götürebilecek mi?
Birileri senin için “Ne kadar da haklıydı!” diye ağıtlar yaksa, şiirler yazsa, methiyeler düzüp adına türküler söylese ne olacak? Sen, kendi cenaze merasiminde söylenen sözlerin hiçbirini işitmeyeceksin. Hakkında hazırlanan en güzel biyografiyi okuyamayacak, ardından yapılan en muhteşem konuşmayı dinleyemeyecek, yıllarca peşinden koştuğun makamın kapısındaki pirinç levhada adının parlamasını seyredemeyeceksin. Ne garip değil mi? Hayat boyunca “Ben kimim?” sorusuna cevap bulmak için makam, mevki, çevre, alkış ve itibar biriktiriyoruz; ölüm ise hepsini bir anda “Sana ait değildi.” diyerek geri alıyor. İnsan, dünyanın bütün kürsülerinde kendisini savunuyor; fakat sonunda savunmasını yapacağı tek mahkeme olan Rabbinin huzuruna yalnız çıkıyor.
Siyasette herkes kendi hesabınca haklı, akademide herkes kendi teorisince haklı, bürokraside herkes kendi imzasınca haklı, ticarette herkes kendi kazancınca haklı, ailede herkes kendi kırgınlığınca haklı de mi. Öyle bir çağdayız ki insanın “haklıyım” demesi neredeyse otomatik pilota bağlanmış durumda. Hatta bazen insan, yanlışını ispat edecek kadar delil bulamadığında bile haklılığını ilan ediyor! Bir bakıyorsunuz makam odasında haklı, toplantıda haklı, WhatsApp grubunda haklı, sosyal medyada haklı; evde ise eşine, çocuğuna, kardeşine karşı da haklı! Maşallah, insan kendisini neredeyse küçük bir mahkeme-i kübraya çevirmiş; hâkim kendisi, savcı kendisi, avukat kendisi, bilirkişi de kendisidir.
Fakat meselenin hikmeti şurada: Haklı olmak başka, Allah katında hak üzere olmak başkadır. İnsanların alkışı haklılığın delili değildir; kalabalığın yanında durması hakikatin ölçüsü değildir. Bir insan bütün dünyayı ikna edip kendi nefsini memnun edebilir; fakat Allah’ın huzurunda insanın asıl sermayesi makamı, çevresi, unvanı veya kazandığı tartışmalar değil, niyeti, adaleti, kul hakkı ve Rabbiyle kurduğu kulluk bağıdır.
Bu yüzden insanın hayatındaki en büyük mesele, her defasında haklı çıkmak değil; Rabbine karşı mahcup olmamaktır. Çünkü ölüm geldiğinde “Ben ona demiştim!”, “Toplantıda ben kazanmıştım!”, “Beni dinlemediler ama sonunda haklı olduğum ortaya çıktı!”, “Şu makama ben layıktım!”, “Şu ihaleyi ben aldım!”, “Şu seçimde benim dediğim oldu!” gibi cümlelerin hiçbirinin kabir sessizliğinde bir karşılığı kalmayacaktır. Sana yıllarca rakip olanlar da, seni alkışlayanlar da, senden makam bekleyenler de, senden nefret edenler de bir süre sonra kendi hayatlarına dönecekler.
Sen ise bütün bu dünya gürültüsünün dışına çıkacaksın. Ardından belki birkaç gün adın konuşulacak, birkaç güzel cümle kurulacak, bir mersiye okunacak, bir fotoğraf paylaşılacak; sonra hayat yine kendi telaşına dönecek. İşte insanın bütün kibirlerini susturması gereken yer tam da burasıdır: Dünyanın sana verdiği önem geçici, Allah’ın huzurundaki kulluğun ise ebedî sonuçludur. Öyleyse ne diye kendimizi tüketelim? Her söze cevap vermek, her iftirayı düzeltmek, her rakiple hesaplaşmak, her makam yarışına girmek, her haksızlığı kendi egomuzun davasına çevirmek niye? Bazen en büyük cevap susmak, en büyük zafer affetmek, en büyük makam kulluk, en güvenli sığınak ise Allah’tır.
Öyleyse ey insan; hayatın bütün hesaplarını yap ama ölümü hesabın dışına çıkarma. İşini yap, hakkını ara, adaletten ayrılma, haksızlığa boyun eğme; fakat bütün bunları nefsinin tahtına oturmak için değil, Rabbinin rızasına yaklaşmak için yap. İnsanların gözünde büyümek için değil, Allah katında küçülüp kul olabilmek için yaşa. Çünkü bir gün bütün unvanların düşecek, bütün kartvizitlerin susacak, makam odasının kapısı başkasına açılacak, telefonun başkalarının elinde kalacak, imzanın yerini başkasının imzası alacak ve sen yalnızca bir kefenle çıkacaksın bu büyük sahneden. O gün sana “Kim haklıydı?” diye sorulmayacak; asıl mesele, “Kimin kuluydun ve ne ile geldin?” olacaktır. İnsanların sana yazdığı methiyeleri değil, Rabbine sunduğun kulluğu düşün. Herkes seni terk etse de O’na sığın; herkes seni yanlış anlasa da O seni bilir. Herkes sana yetmese de Allah sana yeter. Çünkü bu hayatın sonunda geriye alkışın sesi değil, amelin yankısı kalır; insanların senin hakkında ne söylediği değil, Rabbine nasıl döndüğün önemlidir.