Hz. Peygamber’in Medine’de inşa ettiği Mescid-i Nebevî, sadece bir ibadet mekânı değil, ümmetin kalbi ve aklıydı.
İslam ümmetinin en kadim meselelerinden biridir, ihtilaf ile tefrika arasındaki ince çizgiyi doğru okuyamaması. Zira fikirde farklılık, usulde çeşitlilik ve yorumda zenginlik tarih boyunca ilmin bereketi sayılmıştır. Ne var ki bu ihtilaf, kalpler arasında mesafe üretmeye, cemaatleri birbirine kapatmaya ve kardeşliği zayıflatmaya başladığında artık rahmet olmaktan çıkar, bir çözülme vesilesine dönüşür. Bugün Müslümanların karşı karşıya olduğu kriz, tam da bu dönüşümün sancısıdır: ihtilafın hikmetten kopup kimlikleşmesi ve nihayet ayrışmayı beslemesi.
Kur’ân-ı Kerîm, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın” (Âl-i İmrân 3/103) buyurarak ittihadı emrederken, ihtilafın sınırını da çizmiştir. Bu ilahî çağrı, sadece teorik bir birlik değil; kalpte, amelde ve toplumsal hayatta karşılık bulan bir beraberliktir. Aynı şekilde “Dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılanlarla senin bir ilişkin yoktur” (En‘âm 6/159) ayeti, ayrışmanın tehlikesini açıkça ortaya koyar. Bu yakın perspektiften bakıldığında mesele, farklı düşünmek değil; farklılıkları ayrışmaya ve kopuşa dönüştürmemektir.
Bu manada, Hz. Peygamber’in Medine’de inşa ettiği Mescid-i Nebevî, sadece bir ibadet mekânı değil, ümmetin kalbi ve aklıydı. Orada ibadet edilir, ilim öğrenilir, istişareler yapılır, toplumsal meseleler çözülür, hatta siyasi kararlar nihai olarak şekillenirdi. Mescid, ümmeti bir araya getiren hafıza merkezdi; kimliklerin değil, kardeşliğin konuştuğu bir mekândı. Bu yönüyle cami/mescid, İslam toplumunun hem ruhunu hem de düzenini temsil eden bir “birlik sahası” mekanı idi.
Tarihsel süreçte ise gün yüzüne sürekli olarak yeni fikri ekoller, mezhepler ve tarikatlar, başlangıçta ilmi ve ahlaki derinlik üretmiş; Müslümanların farklı coğrafyalarda İslam’ı anlamasına ve yaşamasına güzel katkılar sunmuştur. Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî vb ekoller bir zenginlik olarak doğmuş; tasavvufî yapılar ise kalbi ihya eden birer maarifet mektebi olmuştur. Ancak zamanla bu yapılar, değişen dünya siyasi ve ekonomik koşullarında kendi iç disiplinlerini koruma refleksiyle sınırlarını sertleştirmiş, aidiyetler hakikatin önüne geçmeye başlamıştır. Böylece “ekol” olan şey, kimi zaman “duvar” haline gelmiştir.
Sosyal açıdan bakıldığında, cemaatleşme insanın yerel aidiyetlerinden neşet eden ihtiyaçlarının bir tezahürüdür. İnsan, doğal olarak kendini güvende hissetmek, anlam bulmak ve bir topluluğa ait olmak ister. Bu yönüyle cemaatler, bireyin yalnızlığını gideren sosyal yapılardır. Ancak bu aidiyet, dışlayıcı bir kimliğe dönüştüğünde “biz” duygusu “öteki” üretmeye başlar. İşte tam bu noktada birlik fikri zedelenir; cemaat, vakıf, dernek ve hizip gibi durumlar ümmetin önüne geçer.
Psikolojik boyutta ise grup aidiyeti, bireyin eleştirel düşünme kapasitesini zayıflatabilir. Kendi grubunu mutlak doğru, diğerlerini eksik veya hatalı görme eğilimi doğar. Bu da iletişimi keser, önyargıları besler. Oysa Kur’an, “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun” (Nahl 16/43) diyerek hakikatin tek bir grubun tekelinde olmadığını ima eder. Bu manada cemaatin tutumu ve eğilimi birey üzerinde bir hegemonya kurar ve diğer grup ve ekolleri uzak görmeye başlar. Oysa hakikat, tevazu ister; tekel değil.
Siyasi tarih de bu ayrışmaların çoğu zaman istismar edildiğini göstermektedir. Farklı dönemlerde siyasal erkler, mezhep ve cemaat farklılıklarını kendi iktidarlarını tahkim etmek için kullanmış; bölünmüşlük üzerinden güç devşirmişlerdir. Bu durum, ümmetin enerjisini iç tartışmalara yöneltmiş, ortak hedeflerden uzaklaştırmıştır. Neticede Müslümanlar, kendi içlerinde zayıflarken dış etkiler karşısında daha kırılgan hale gelmiştir.
Bugün gelinen noktada, cami merkezli bir yeniden inşa ihtiyacı her zamankşbden daha fazla kendini açıkça hissettirmektedir. Cami, sadece namaz kılınan bir yer değil; yeniden buluşmanın, konuşmanın, anlamanın ve birlikte hareket etmenin mekânı olmalıdır. Mezhep ve cemaat farkı gözetmeksizin aynı safı paylaşan müminler, aslında aynı hakikatin etrafında birleşebileceklerinin en güçlü sembolünü her gün yaşamaktadır. Safların düzgünlüğü, kalplerin de hizalanması gerektiğini hatırlatır.
Hadis-i şerifte “Müminler bir beden gibidir; bir uzuv rahatsız olursa diğerleri de bundan etkilenir” buyurulmaktadır. Bu benzetme, ümmet bilincinin en güçlü ifadesidir. Bir bedenin uzuvları birbirine rakip olmaz; birbirini tamamlar. Eğer bir uzuv diğerini dışlarsa, o beden sağlıklı kalamaz. Aynı şekilde ümmet de kendi içinde bölünerek değil, bütünlüğünü koruyarak varlığını sürdürebilir.
Son lafız olarak, mesele cami cemaati ile tarikat veya mezhep cemaatleri arasında bir tercih yapmak değildir; asıl mesele, bu yapıların tevhidi inanca ve ümmet bilincine hizmet edip etmediğidir. Eğer her yapı, kendini merkeze koymak yerine cami merkezli bir birlik anlayışına yönelirse, ihtilaf rahmet olarak kalır; tefrikaya dönüşmez. Aksi halde en doğru fikirler bile yanlış sonuçlar doğurabilir. Bugün Müslümanların ihtiyacı, yeni bir söylemden ziyade kadim bir hakikatin yeniden ihyasıdır: birlik. Bu birlik, tek tipleşme değil; farklılıklar içinde kardeşliği koruyabilme erdemidir. Cami, bu erdemin en somut mekânıdır. Belki de yeniden Mescid-i Nebevî’nin ruhuna dönmek, yani aynı safta durabilmek, aynı kalpte buluşabilmek ve aynı istikamete yürüyebilmek değerlidir. İşte gerçek ittihad, tam da burada başlar.