İnsan, eline pranga vurulmadan da köle olabilir. Hatta modern çağın ustalığı tam da buradadır: Zinciri altından yapar, adını da “fırsat” koyar. Sen de onu bileğine takarken kendini özgür zannedersin.


Bağımlılık denildiğinde çoğu insanın aklına ilk olarak madde gelir: alkol, sigara, uyuşturucu… Oysa çağımızın en tehlikeli bağımlılıkları görünmez olanlardır. Para bağımlılığı, makam bağımlılığı, unvan bağımlılığı, onay bağımlılığı, güç bağımlılığı… İnsan, eline pranga vurulmadan da köle olabilir. Hatta modern çağın ustalığı tam da buradadır: Zinciri altından yapar, adını da “fırsat” koyar. Sen de onu bileğine takarken kendini özgür zannedersin.

Maddi bağımlılık, bu zincirlerin en parıltılı olanıdır. Ekonomik düzenin sunduğu konfor, kredi kartları, taksitli hayatlar ve sürekli tüketim arzusu… Bir evin, bir arabanın, bir statünün borcuna bağlandığında artık sen karar vermezsin; maaşın karar verir. Kazancın değil, giderin seni yönetir. İhtiyaç ile israf arasındaki çizgi silindikçe özgürlüğün de silinir. “Daha fazlası”nın peşinde koşarken aslında daha büyük bir boyunduruk taşımaya başlarsın. Çünkü bağımlı olan, kaybetmekten korkar; korkan insan ise hür değildir.

Askerî ve stratejik bağımlılık ise bireyden devlete uzanan bir kölelik biçimidir. Savunma sanayini başkasına teslim eden, güvenliğini dış desteklere bağlayan bir yapı, kriz anında kendi iradesini kullanamaz. Silahı başkasının, istihbaratı başkasının, teknolojisi başkasının olan bir toplumun bağımsızlık söylemi retorikten ibaret kalır. Savaş sadece cephede değil, yazılımda, uyduda, veri merkezlerinde veriliyor artık. Kendi kalkanını üretemeyen, başkasının gölgesinde yürümek zorunda kalır. Gölge ise sahibine aittir.

Toprak, gıda ve su bağımlılığı daha da sinsi bir kuşatmadır. Üretemeyen toplum, ithalata mecbur olur; ithalata mecbur olan toplum, pazarlığa mecbur olur. Gıdasını dışarıdan alan bir ülke, yarın fiyat artışıyla değil, kıtlık tehdidiyle terbiye edilir. Suyu kirlenen, toprağı betonlaşan bir coğrafyada bağımlılık sadece ekonomik değil, varoluşsaldır. Tohumun bile lisanslı olduğu bir düzende çiftçi üretici değil, kiracıya dönüşür. Ve kiracının sesi yüksek çıkmaz; zira kontrat sahibine bağlıdır.

Güvenlik ve koruma bağımlılığı ise bireyin psikolojisinde başlar. Sürekli korunma ihtiyacı duyan insan, risk almaktan kaçınır; risk almayan insan ise irade geliştiremez. Bir otoritenin, bir grubun, bir cemaatin, bir klik’in kanatları altında güvenlik aramak kısa vadede rahatlık verir ama uzun vadede düşünceyi köreltir. Çünkü korunmak için itaat gerekir. İtaat arttıkça soru sorma azalır. Soru azaldıkça hakikat geriler. Hakikat geriledikçe insan küçülür.

En trajik bağımlılık ise makam ve unvan bağımlılığıdır. Bir kadroya, bir atamaya, bir terfiye bağlanan insanın omurgası esnekleşir. İlk başta “idare edelim” diye başlar; sonra “şimdi zamanı değil” olur; en sonunda “zaten böyle”ye dönüşür. Beklentisi olanın sesi titrek çıkar. Onay bekleyen eleştiremez. Unvan bağımlısı, unvanını kaybetmemek için kendini kaybeder. Oysa makam geçicidir; şahsiyet kalıcıdır. Ne var ki bağımlı zihin, geçici olanı kalıcıya tercih eder.

Bu süreçte kaçınılmaz olan ezilmek, incinmek, ötelenmek ve ötekileştirilmektir. Çünkü bağımlı olan, karşı tarafın gözünde bir araçtır. Araç ise kullanılır; işi bitince kenara bırakılır. Emredilensin, çünkü beklentin var. Susarsın, çünkü kaygıların var. Geri çekilirsin, çünkü kaybedeceğin bir şeyin olduğunu sanırsın. Oysa asıl kayıp, özgür iradeni teslim ettiğin ilk andır.

Bağımlılık aynı zamanda bir karakter aşınmasıdır. Sürekli dış referanslara göre konumlanan insan, iç pusulasını kaybeder. Alkışa göre yön değiştiren, güce göre saf tutan, çıkarına göre ilke belirleyen biri zamanla kendi aynasına bakamaz hâle gelir. Hiciv burada başlar: Özgürlük nutukları atarken en küçük menfaat için eğilenler, bağımsızlık şiirleri yazarken bir telefonla hizaya girenler… Zincirin görünmez olması, onun yok olduğu anlamına gelmez.

Çare ise radikal bir iç muhasebedir. Üretmek, çeşitlendirmek, güçlenmek; hem bireysel hem toplumsal ölçekte ayakta durmayı öğrenmek… Kanaat, cesaret ve liyakat bu zincirleri kırmanın anahtarlarıdır. Kanaat maddi bağımlılığı azaltır; cesaret makam bağımlılığını; liyakat ise güvenlik bağımlılığını. Kendi toprağını işleyen, kendi bilgisini üreten, kendi değerini koruyan bir toplum başkasının gölgesine ihtiyaç duymaz. Ve birey, beklentilerini azaltıp şahsiyetini büyüttüğünde gerçek özgürlüğe yaklaşır.

Bağımlılığın köleliği, görünmeyen bir esarettir. Zincirini taşırken şikâyet etmeyen ama onsuz yürüyemeyeceğini sananların dramıdır. Oysa insan, emredilen değil irade eden olmak için yaratılmıştır. Ve her bağımlılık, insanın o asli haysiyetinden bir parça eksiltir. Sorulması gereken soru şudur: Gerçekten neye bağlıyız ve o bağ bizi büyütüyor mu, yoksa küçültüyor mu? Cevap cesaret ister. Çünkü zinciri fark etmek, onu kırmanın ilk şartıdır.