Ramazan, takvimin sıradan bir ayı değil; insanın kendi içine doğru çıktığı en derin yolculuğun adıdır. Gün doğarken susuzluğa niyet etmek, aslında kalbin fazlalıklarından arınmaya niyet etmektir.
Ramazan, takvimin sıradan bir ayı değil; insanın kendi içine doğru çıktığı en derin yolculuğun adıdır. Gün doğarken susuzluğa niyet etmek, aslında kalbin fazlalıklarından arınmaya niyet etmektir. Oruç, mideyi değil nefsi terbiye eder; sofrayı değil gönlü küçültür. Açlıkla terbiye olan insan, varlığın kıymetini yeniden öğrenir. Bir yudum suyun bile rahmet olduğunu idrak eden kalp, nimeti israf etmeye utanır. Ramazan, insanın kendisiyle yüzleştiği bir aynadır; orada görünen yüz bazen yorgun, bazen mahcup ama çoğu zaman umut doludur.
Eski zamanlarda Ramazan, mahalle aralarından yükselen davul sesiyle başlar; iftar vakti bütün evlerin ışıkları aynı anda yanardı. Fakirle zenginin kapısı aynı saatte açılır, aynı ezanı dinlerdi. Bugün şehirler büyüdü, apartmanlar yükseldi, sofralar çeşitlendi; fakat kalplerin aynı anda çarpması her zamankinden daha kıymetli hâle geldi. Eskinin mütevazı sofralarında bir tas çorba, bir hurma ve bir dua vardı; bugünün zengin ve renkli sofralarında ise çeşit çok, vakit az. Ramazan, bize şunu fısıldar: Bereket, bollukta değil; paylaşımda gizlidir.
Oruç, açlıkla gelen bir fark ediştir. Gün boyu süren susuzluk, dünyanın kuraklıklarını hatırlatır; yoksulun sofrasındaki eksikliği hissettirir. Aç kalan insan, başkasının açlığını daha iyi anlar. İşte bu yüzden Ramazan, sadece bireysel bir ibadet değil, toplumsal bir diriliştir. Bir lokmayı bölüşmek, insanın varlıkla kurduğu ilişkiyi dönüştürür. Çünkü paylaşmak, yaratılışın özüne uygun bir eylemdir. Tabiat da böyledir: Ağaç meyvesini saklamaz, güneş ışığını esirgemez, bulut yağmurunu ayırt etmez. İnsan da infak ettiğinde, kendi fıtratına yaklaşır, edilgen olmadığını fark eder.
İnfak, maldan eksiltmek değil; kalbi çoğaltmaktır. Bir yetimin başını okşamak, bir öğrencinin eline burs uzatmak, komşunun kapısını çalmak… Bunlar görünürde küçük ama hakikatte büyük adımlardır. Çünkü insanın değeri, sahip olduklarıyla değil; verdikleriyle ölçülür. Ramazan gecelerinde yapılan gizli yardımlar, kalpte açılan görünmez pencerelerdir. O pencerelerden giren serinlik, insanı dünyaya bağlayan hırsları azaltır.
Ramazan, toplumsal birlikteliğin en berrak zamanıdır. Aynı saatte susup aynı saatte konuşmak, aynı saatte aç kalıp aynı saatte doymak… Bu ortak ritim, toplumun kalp atışını eşitler. Camide omuz omuza duran insanlar, aslında hayatın bütün farklılıklarını askıya alırlar. Statü, makam, unvan iftar sofrasında anlamını yitirir. Orada herkes kuldur, herkes misafirdir. İşte bu bilinç, modern dünyanın unutturduğu kardeşliği yeniden hatırlatır.
Yaratılışın hikmetlerini tefekkür etmek de Ramazan’ın sessiz çağrılarındandır. Bir hurmanın dalından kopup sofraya gelene kadar geçirdiği yolculuğu düşünmek; toprağın, güneşin, suyun ve emeğin ahengini görmek… İnsan o an anlar ki her lokma bir emeğin, her nimet bir rahmetin sonucudur. Açlık, bu gerçeği daha görünür kılar. Çünkü tokken fark edilmeyen nimet, açken bir mucizeye dönüşür.
Eski Ramazanlarda insanlar daha az konuşur, daha çok dinlerdi denir. Bugün belki daha çok konuşuyor, daha hızlı yaşıyoruz. Ama Ramazan hâlâ aynı hikmeti taşır: Yavaşlamak. Bir iftar sofrasında telefonsuz bir saat geçirmek, bir teravih sonrası gökyüzüne bakıp susmak… Bu küçük anlar, ruhun nefes aldığı anlardır. Geçmişin sadeliği ile bugünün karmaşası arasında bir köprü kurmak mümkündür; o köprünün adı tefekkürdür.
Sonuçta Ramazan, insanın kendini yeniden inşa ettiği bir mevsimdir. Oruçla incelen kalp, paylaşmakla genişler; dua ile derinleşir. Ay bittiğinde geriye sadece tutulan oruçlar değil, kazanılan bir bilinç kalmalıdır. Eğer Ramazan bize daha merhametli bir bakış, daha cömert bir el, daha sabırlı bir dil kazandırmışsa; işte o zaman açlık amacına ulaşmıştır. Çünkü Ramazan’ın asıl hikmeti, insanı insan kılmaktır.