İnsanın hayattaki en büyük meselesi hız değil, yöndür. Çünkü hız, yanlış bir rotada ilerliyorsa felaketi büyütür; doğru bir rotada ise sabrı imtihana çevirir. Bugün insan, her şeye sahip olduğu hâlde ne tarafa gittiğini bilmeyen bir yolcu gibidir. Pusulalar çoğalmış, fakat kuzey kaybolmuştur. Aklın sesi, vicdanın rehberliği ve adaletin terazisi sustuğunda, insan kendi gölgesine bile yabancılaşır. Yönünü kaybeden birey, sonunda toplumun pusulasını da şaşırtır.

Adalet, insanın rotasında ilk ve vazgeçilmez işarettir. Adalet yoksa iyilik keyfîliğe, merhamet zayıflığa, güç ise zulme dönüşür. Peygamber Efendimiz’in “Kızım Fatıma dahi hırsızlık yapsa cezasını verirdim” sözü, adaletin soy, güç ve yakınlık tanımayan evrensel ilkesini mühürler. Bugün ise adalet, çoğu zaman güçlülerin cebinde taşınan bir kartvizite indirgenmiştir. Mahkeme salonlarından çok, kulislerde dağıtılan bir ayrıcalık hâline gelmiştir; bu da yönünü kaybetmiş toplumların en belirgin alametidir.

İyilik, gösterişten arındırılmadıkça erdem olmaktan çıkar. Günümüzde iyilik, sosyal medyada paylaşılan bir fotoğraf kadar ömürlüdür. Yapılır, gösterilir ve tüketilir. Oysa Hz. Ebubekir’in infak anlayışı sessizdi; verirken sol elin sağ elden haberi olmazdı. İyilik, alkışa muhtaç olduğunda, aslında kendi ahlakî değerini kaybeder. Gerçek iyilik, bilinmediğinde bile insanın içini aydınlatandır; bilinmediği için de daha sahicidir.

Aklı merkeze almayan bir rota, insanı ya taassuba ya da savrulmaya götürür. Akıl, imanla kavga etmez; bilakis onu dengeler. Hz. Ali’nin “İnsan, bilmediğinin düşmanıdır” sözü, cehaletin nasıl bir karanlık ürettiğini veciz bir şekilde anlatır. Bugün yüksek sesle konuşanların çoğu, derin düşünmekten kaçanlardır. Gürültü, aklın yokluğunu örtmek için kullanılan en ucuz perdedir. Nezaketin kaybolduğu yerde düşünce de sakatlanır.

Nezaket, ahlakın sessiz ama en etkili dilidir. Sertliğin cesaret, kabalığın samimiyet sanıldığı çağlarda yaşıyoruz. Oysa Peygamber Efendimiz, en ağır hakaretlere bile vakarla karşılık vermiştir. Nezaket, zayıflık değil; güçlü bir iradenin terbiyesidir. Bugün insan, haklı olmayı bağırmakta, erdemi kırmakta arıyor. Hâlbuki nezaket, haklıyı daha haklı kılan bir asalettir.

Mütevazılık ise insanın rotasını sabit tutan en güçlü çıpadır. Hz. Ömer’in halifeliği sırasında sırtında çuval taşıması, makamın insanı değil, insanın makamı yücelttiğinin tarihsel bir kanıtıdır. Bugün ise makam, insanın önüne geçmekte; unvanlar karakterin yerini almaktadır. Kendini büyütmek için başkasını küçültenler, aslında içlerindeki boşluğu ilan etmektedir. Mütevazılık, insanın kendini bilmesiyle başlar.

Herkes adaletten söz eder ama adil olmaktan kaçınır; herkes iyiliği över ama bedelini ödemek istemez; herkes aklı yüceltir ama düşünmenin zahmetine katlanmaz. Hakikat, konforu bozar; bu yüzden çoğu zaman tercih edilmez. İnsan, hakikati aradığını söyler ama genellikle kendi işine gelen yalanlarla daha huzurlu yaşar. Bu da yön kaybının modern tanımıdır.

İnsanın rotası, başkasını yenmekle değil, kendini aşmakla düzelir. Peygamberin ahlakı, Hz. Ali’nin hikmeti, Hz. Ömer’in adaleti ve Hz. Ebubekir’in sadakati; insanlığa bırakılmış pusulalardır. Bu pusulalar, sadece okunmak için değil, yaşanmak için vardır. Onları duvara asıp hayata taşımadığımız sürece, yönümüz hep başkasının rüzgârına bağlı kalacaktır.

Sonuçta insan, gittiği yere benzemez; seçtiği yola benzer. Yol adaletliyse insan da adil olur; yol iyilikliyse kalp yumuşar; yol akıllıysa söz hikmet kazanır; yol nezaketliyse dil incelir; yol mütevazıysa ruh ağırlaşmaz. İnsanın yönü işte tam burada belirlenir: Gücün değil, erdemin tarafında durabildiği yerde. Çünkü doğru rota, her zaman insanı daha insan yapan yoldur.