Hûd Sûresi’nin kalbine yerleşmiş o sarsıcı ilahî emir, çağları aşan bir berraklıkla önümüzde durur: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 11/112). Bu emir, yalnızca davranışları değil, niyetleri de hizaya çağırır. Dosdoğru olmak; dışın içle, sözün kalple, niyetin amel ile aynı çizgide durmasıdır. Hakikatle yürüyenlerin yolu dar, yükü ağırdır; fakat kalbi aydınlıktır. Zira doğruluk, insanı Allah’a yaklaştıran en sade ve en sahici yoldur.

Resûlullah’ın (s.a.v.) “Beni Hûd Sûresi ve benzerleri ihtiyarlattı” buyruğu, bu ilahî emrin kalpte nasıl bir ağırlık bıraktığını gösterir. Onu ihtiyarlatan, zahmet değil; emanettir. Çünkü dosdoğru olmak, kulun her an Allah’ın huzurunda olduğunun farkında yaşamasıdır. Bu farkındalık, nefsi yorar ama ruhu olgunlaştırır. Saçları ağartan da işte bu sürekli murakabe hâlidir.

Bürokrasiye bakıldığında, işlerin çoğu zaman ruhunu kaybettiği görülür. Evrak vardır ama vicdan eksiktir; usul ve komisyon vardır ama hikmet yitirilmiştir. Oysa idare, yalnızca kural koymak değil; adaleti ayakta tutma emanetidir. İnsanları renk, dil ve inançları çerçevesinde kategorize edecek, dışlayacak ve bilhassa doğduğu yer ve aile kökeni ile ilgili bazı negatif tasavvur ve yaklaşımların Allah indinde asla doğru olmayan vebali ağır tutumlar olduğunu bilmek gerekir. Dosdoğru olmak burada, yetkiyi bir üstünlük değil, bir sorumluluk olarak görmektir. Kul hakkının, imzadan daha ağır bir yük olduğunu idrak edebilmektir. Bu süreçlerde dökülenlerin vay haline...!

Akademide dosdoğru olmak, ilmi bir merdiven değil, bir emanet bilmeyi gerektirir. Bilgi, sahibini yüceltmek için değil; hakikate yaklaştırmak için vardır. İrfan, bilginin kalple buluştuğu yerdir. Kalpten kopuk ilim, kuru bir yüktür. Dosdoğru ilim ehli, bildiğiyle amel eden; susması gereken yerde susan, konuşması gereken yerde bedel ödemeyi göze alandır. Akademide var olan her durum karşısında asıl ÖZNE olabilmektir, yoksa nesneleşme tehlikesi ile ciddiyetinizi kaybedersiniz.

Ticari hayatta doğruluk, rızkın bereket kapısıdır; bizzat kendisidir. Kazanç, yalnızca hesapla değil; helallikle çoğalır. Dosdoğru tüccar, teraziyi sadece terazide değil, kalbinde de doğru tutandır. Çünkü bilir ki rızkı veren kul değil, Allah’tır; kuldan istenen ise sadece istikamettir. İstikametini kaybeden istikbalini de kaybeder.

Medyada dosdoğru olmak, sözü bir emanet bilmekle başlar. Her kelimenin kalpte bir iz, toplumda bir yankı bıraktığını unutmamaktır. Hikmetten kopan söz, gürültü üretir; hakikatten kopan haber, kalpleri karartır. İrfan sahibi dil, sustuğunda da konuşur; çünkü niyeti temizdir, hedefi ıslah etmektir.

Gündelik hayatta dosdoğru olmak, insanın kendisiyle barışık olmasıdır. Maskesiz yaşamaktır. Kalbin bildiğini dilin inkâr etmemesi, dilin söylediğini hâlin yalanlamamasıdır. İrfan ehli der ki: “İnsan, en çok kendine yalan söylediğinde yorulur.” Dosdoğruluk, bu yorgunluğu dindiren bir sadeliktir.

Çözüm, büyük iddialarda değil; kalbi diri tutan küçük adımlardadır. Niyeti sık sık yoklamakta, nefsi hesaba çekmekte, hakkı hatırlatacak dostlar edinmektedir. İstikamet, bir anda varılan bir menzil değil; her gün yeniden seçilen bir yöneliştir. Bu yönelişi diri tutan şey ise duadır, tefekkürdür ve içten bir tövbedir.

Hûd Sûresi’nin emri bugün de diri ve geçerlidir: Dosdoğru ol. Bu emir, insanı yoran bir yük değil; ruhu kemale erdiren bir terbiyedir. Resûlullah’ı (s.a.v.) ihtiyarlatan bu sorumluluk, bizi de inceltmeli, ağırlaştırmamalıdır. Çünkü istikamet, yük gibi taşınmaz; teslimiyetle yürünür. Ve insan, en çok dosdoğru olduğunda Allah’a yakın olur.