Bir şeye bakarken yalnızca gözlerimiz çalışmaz; kültürümüz, birikimimiz, inançlarımız ve alışkanlıklarımız da bakışa katılır. Bu yüzden bakmak fizyolojik bir refleksken, görmek zihinsel ve ahlaki bir faaliyettir. Göz retinaya düşeni kaydeder; akıl ise onu anlamlandırır. Tam da bu noktada tarih veya bellek devreye girer. Çünkü tarih, gördüklerimizi nasıl okuyacağımızı, neyi önemli neyi önemsiz sayacağımızı, hangi görüntüye saygı, hangisine mesafe koyacağımızı belirleyen büyük bir yorum alanıdır. Tarih, çıplak olguların değil, anlamlı ilişkilerin disiplinidir.

Resimler, arşivler, belgeler, gazeteler, heykeller, el sanatları, motifler, fotoğraflar ve videolar vb görseller masum değildir. Her biri, görünürde sessiz olsa da zihnimize bir telkinde bulunur. Neyi sevmemiz, neyi istememiz, kime hayranlık duymamız, kimi dışlamamız gerektiğini fısıldar. W. Benjamin’in dediği gibi, “Her kültür belgesi aynı zamanda bir barbarlık belgesidir.” Görüntü, sadece olanı göstermez; olması isteneni de öğretir. Bu yüzden görsel olan, tarihin en güçlü ideolojik araçlarından biridir.

“Gördüğümüz hiçbir şey tarafsız değildir” önermesi, tarih felsefesinin temel taşlarından biridir. Leopold von Ranke’nin “olduğu gibi tarih” iddiası, bugün artık naif bir iyimserlik olarak okunmaktadır. Çünkü seçilen belge, kullanılan dil, kurulan kronoloji ve vurgulanan olaylar, tarihçinin dünyaya bakışını ele verir. E. H. Carr’ın haklı sorusu hâlâ geçerlidir: “Olgular mı tarihçiyi, tarihçi mi olguları seçer?” Cevap açıktır: Tarihçi seçer; ama bunu çoğu zaman farkında olmadan yapar.

Tam da burada tarihsiz tarihçilerle karşı karşıya geliriz. Zamanın ruhunu, iktidar ilişkilerini, zihniyet dünyasını ve yapısal koşulları görmeden yalnızca belge yığan, kronoloji dizen, arşivden kutsal metin çıkarır gibi davranan bu yaklaşım, tarihin düşmanıdır. Tarihsiz tarihçilik, geçmişi bugünün ideolojik konforuna tercüme eder; çatışmaları törpüler, iktidarı görünmez kılar, adaletsizliği doğallaştırır. F. Braudel’in uzun süre vurgusu tam da bu sığlığa bir itirazdır.

Tarih felsefesi bize şunu öğretir: Görüntü, bağlamından koparıldığında yalan söylemeye başlar. Bir fotoğraf, arkasındaki sınıfsal düzeni; bir heykel, onu diken iktidarı; bir arşiv belgesi, onu üreten bürokrasiyi gizleyebilir. M. Foucault’nun bilgi-iktidar ilişkisine dair uyarısı burada hayati önemdedir. Bilgi, masum bir birikim değil; iktidarın dolaşım halindeki biçimidir. Tarihçi, bu dolaşımı açığa çıkarmakla yükümlüdür.

Hakikat savunusu tam da bu noktada başlar. Hakikat, “olan” ile yetinmez; “nasıl ve neden oldu” sorusunu ısrarla sorar. Hannah Arendt’in işaret ettiği gibi, hakikatin en büyük düşmanı yalan değil, yüzeyselliktir. Tarihi yüzeyden okuyan, görüntüyle yetinen, belgeyi putlaştıran tarihçilik; düşünmeyi askıya alır. Düşünmeyen tarihçilik ise, eninde sonunda iktidarın noteri olur.

Bugün görsel bombardıman çağında yaşıyoruz. Görüntüler hızla tüketiliyor, duygular hızla yönlendiriliyor. Bu çağda tarihçi, yalnızca geçmişin değil, bugünün de eleştirmenidir. Görüntünün büyüsünü bozmak, arşivin sessizliğini konuşturmak, belgeye sinmiş ideolojiyi teşhir etmek zorundadır. Nietzsche’nin “tarihin yaşam için kullanılması” çağrısı, tam da bu sorumluluğu işaret eder: Tarih, uyuşturmak için değil, uyandırmak için vardır.

Tarihsiz tarihçilik, hakikatin değil düzenin dostudur. Oysa gerçek tarihçilik, rahatsız edicidir; konfor bozucudur; alışkanlıkları sarsar. Edward Said’in uyardığı gibi, entelektüelin görevi “iktidara hakikati söylemektir.” Tarihçi de bu entelektüel sorumluluğun merkezindedir. Aksi hâlde tarih, bir hafıza mekânı olmaktan çıkar; bir vitrine, bir propaganda panosuna dönüşür.

Sonuç olarak, bakmak yetmez; görmek gerekir. Görmek ise cesaret ister. Kültürle, bilgiyle, ahlakla ve vicdanla bakmayı gerektirir. Tarih, gözün gördüğünü aklın ve kalbin terazisinde tartma işidir. Hakikatin tarafında duran bir tarih anlayışı, görüntünün iktidarını kırar; sessizlerin sesini duyurur; unutturulana hafıza kazandırır. İşte gerçek tarihçilik, tam da burada başlar.