“Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Nihayet olgunluk çağına erişip kırk yaşına vardığında şöyle dedi: ‘Rabbim! Gerek bana, gerek anne-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Soyumdan gelenleri de benim için ıslah et. Ben sana yöneldim ve ben Müslümanlardanım.’ İşte bunlar, yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz, kötülüklerini bağışlayacağımız kimselerdir. Onlar, kendilerine vaad edilen doğru söz gereğince cennetlikler arasındadır.”(Ahkâf, 46/15–16)
Kur’an’ın bu ayetleri insanın hayat serüvenini zamanın en çıplak hakikatiyle yüzleştirir. Doğumla başlayan, olgunlukla ağırlaşan ve hesap bilinciyle derinleşen bir yürüyüştür bu. İnsan, burada ne yalnızca biyolojik bir varlık ne de soyut bir ruh tasavvurudur; o, zamanın içinde yoğrulan, zamanla sınanan ve zaman tarafından şahit altına alınan bir emanettir. Ahkâf, bu emaneti romantize etmez; serttir, nettir ve merhameti bile hakikatle sunar.
Ayetlerde özellikle “kırk yaş” vurgusu, hayatın kritik eşiğini işaret eder. Bu yaş, güç sarhoşluğunun dağıldığı, mazeretlerin inceldiği ve insanın kendisiyle baş başa kaldığı bir eşiktir. Gençliğin “sonra yaparım” rahatlığı burada hükmünü kaybeder. Zaman artık insanın arkasından itmez; karşısına geçer. İman, tam da bu noktada bir süs olmaktan çıkar, bir ağırlığa dönüşür.
Anne-babaya şükrün Allah’a şükürle aynı cümlede yer alması, imanın ahlaki zeminini açıkça gösterir. Kur’an, metafizik iddialarla dolu ama insani vefadan yoksun bir dindarlığı reddeder. Hayata emek verenleri görmeyen bir bilinç, Allah’a yönelse bile eksiktir. Zaman, en çok da nankörlüğü kaydeder; çünkü unutulan fedakârlıklar, en ağır suskun şahitlerdir.
Ayetlerdeki dua, insanın iç çözülmesini ve hakikatle yüzleşmesini yansıtır. “Razı olacağın salih amel” talebi, kendinden emin bir dindarlığın değil, sınırlarını fark etmiş bir bilincin sesidir. İnsan artık kendi doğrularına güvenmez; rıza arar. Bu yöneliş serttir, çünkü insanı kendisiyle hesaplaşmaya zorlar; derindir, çünkü bu hesaplaşma ertelenemez.
Modern hayatın hız takıntısı, Ahkâf’ın zaman anlayışıyla kökten çelişir. Daha hızlı yaşamak, daha çok sahip olmak, daha geç düşünmek… Kur’an ise tam tersini fısıldar: Zaman ilerledikçe ihmaller büyür. İman, hızın içinde kaybolan bir duygu değil; yavaşlayan, duran ve düşünen bir bilinçtir. Ahkâf, insanı durdurur ve sorar: “Şimdiye kadar ne oldun?” ayette ilahi kabul ve bağışlanma vurgusu yapılırken, insanın kusurluluğu inkâr edilmez. Salih amel, kusursuzluk değil; samimiyet ve yöneliş meselesidir. Allah’ın affı, hatasızlığa değil, istikamete bağlanır. Bu, imanı yumuşatmaz; bilakis ciddileştirir. Çünkü umut, sorumluluğun alternatifi değil, onun omuz arkadaşıdır.
Bu ayetler insanın hayatına dair sert ama kurtarıcı bir hakikati ilan eder: Zaman senin mülkün değil, sen onun misafirisin. Anne-babadan başlayıp Allah’a uzanan şükür hattı, insanın varoluş haritasıdır. Bu haritayı kaybeden, ne kadar ilerlerse ilerlesin yönsüzdür. İman ise bu yönsüzlüğe karşı zamanın içinden yükselen en sahici istikamettir.