“Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz.”


“Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz.”

Sigmund Freud’un bu sarsıcı cümlesi, yalnızca bireysel bir psikoloji tespiti değil; modern çağın ilişkilerine tutulmuş sert ve acımasız bir aynadır. Çünkü bugün vazgeçilmezlik, sadakatin ve vefanın değil; konforun, çıkarın ve şişirilmiş egoların dilinde dolaşan sahte bir unvana dönüşmüştür. İnsan kendini merkez zannettiği anda, karşısındakini yavaş yavaş değersizleştirir; ihtiyaç bittiğinde ise ilk terk edilen, en çok emek verendir.

Dostluk dediğimiz şey, artık aynı masada susabilme erdeminden çok, aynı karede gülümseyebilme zorunluluğuna indirgenmiştir. Zor zamanlar, dostluğun gerçek terazisidir; fakat modern ilişkiler bu terazide neredeyse her zaman eksik gelir. Çünkü menfaatin azaldığı yerde ilgi solar, alkışın sustuğu yerde omuzlar kaybolur. Vazgeçilmez olduğunu sanan insan, çoğu zaman yalnızca “işe yaradığı” bir dönem yaşamıştır; işlev sona erdiğinde, insanlık da gözden çıkarılır.

Arkadaşlıklar da bu büyük çürümeden payını fazlasıyla almıştır. Sürekli ulaşılabilir olmak, her şeye anlayış göstermek, hep alttan almak; modern çağda erdem değil, tüketilme sebebidir. Veren insan değerli değil, kullanılabilir görülür. Çünkü bu çağ, emeğe değil hıza; sadakate değil kolaylığa tapar. Derinlik zahmetlidir, yüzeysellik ise konforlu ve ucuzdur.

İş arkadaşlığı ise çağımızın en çıplak ve en acımasız ilişki biçimidir. Aynı masada oturup aynı hedefe baktığını sanan insanlar, ilk fırtınada birbirinin ayağını kaydırmaktan çekinmez. Liyakat, yerini sadakate; sadakat, yerini çıkar ortaklığına bırakmıştır. Bugün vazgeçilmez olan insan değil; koltuk, dosya ya da bağlantıdır. Kendini vazgeçilmez sanan birey, sistemin onu ne kadar kolay harcayabileceğini henüz fark etmemiştir.

Evlilikler dahi bu yanılsamadan muaf değildir. “Sensiz yapamam” cümlesi, sabır ve sorumlulukla beslenmediğinde romantik bir slogan olmaktan öteye geçmez. Modern evlilikler fedakârlık değil konfor üzerine kurulduğu için; konfor bozulduğunda sevgi de çözülür. Vazgeçilmez olduğunu düşünen eş, bir gün daha az zahmetli bir seçeneğe terk edildiğinde büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Çünkü bu çağ, sadakati değil seçenek bolluğunu kutsar.

Bu çağın ilişkileri satıcıdır; herkes kendini pazarlamaktadır. Sosyal medyada sergilenen dostluklar, vitrin evlilikleri, gösterişli dayanışmalar; hepsi alıcı bulduğu sürece anlamlıdır. Alıcı çekildiğinde ürün raftan indirilir. İnsanlar sevmekten çok kullanmayı öğrenmiş, kullanılamayanı değersiz saymayı normalleştirmiştir. Freud’un cümlesi tam da burada yankılanır: Vazgeçilmezlik hissi, çoğu zaman terk edilebilme cesaretini karşı tarafa verir.

Oysa hakiki ilişkiler, vazgeçilmezlik iddiasıyla değil; vazgeçmemek ahlakıyla ayakta durur. “Beni bırakmaz” rahatlığı değil, “bırakabilirim ama bırakmıyorum” iradesi kıymetlidir. Sadakat, mecburiyetin değil; bilinçli bir tercihin adıdır. Modern insan bu farkı unuttuğu için ilişkiler derin değil, geçicidir.

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken hakikat şudur: İnsan kendini vazgeçilmez kılmaya çalıştıkça küçülür; vazgeçilebilir olduğunu bilip yine de kalmayı seçtiğinde büyür. Gerçek dostluk, arkadaşlık, iş ahlakı ve evlilik; “sensiz de yaşarım ama seninle daha anlamlı” diyebilenlerin omuzlarında yükselir. Aksi hâlde bu çağ, vazgeçilmez olduğunu sananların en kolay vazgeçildiği bir çağ olmaya devam edecektir.