Servet verilen fakirlikle, ilim verilen cehaletle, makam verilen itibarsızlıkla ve benzeri bir şekilde birçokları imtihan edilir.
Şu fani dünyanın garibanı hiç kuşkusuz insandır çünkü çoğu zaman sahip olduklarının kıymetini onların yokluğunu tatmadan idrak edemez. Bu, kadim bir hakikattir: Kime ne verilmişse, onun zıddıyla mutlaka sınanır. Servet verilen fakirlikle, ilim verilen cehaletle, makam verilen itibarsızlıkla ve benzeri bir şekilde birçokları imtihan edilir. Çünkü bu dünya bir mükâfat yeri değil, bir imtihan meydanıdır. Rabb’in “nimet” diye ihsan ettiği her şey, aynı zamanda kul için ince bir terazidir; ölçüsü kaçırıldığında ise o nimet, sahibini aşağı çeken bir ağırlığa dönüşür. İşte bu yüzden Kur’anî perspektifte nimet, şükürle korunur; aksi hâlde zıddıyla terbiye edilir.
Bugün modern şehirlerin süslü mekanlarında yükselen kariyer hikâyelerine baktığımızda bu ilahi sünneti çok daha net görürüz. Makam odaları büyüdükçe kalpler daralmakta, unvanlar arttıkça insanın içindeki boşluk derinleşmektedir. Bir bürokratın en büyük korkusu artık işini kaybetmek değil; saygısını yitirmektir. Ne ironiktir ki, en çok “itibar” biriktirenler, bir gün itibarsızlıkla sınanır. Çünkü itibarın gerçek sahibi Allah’tır ve O dilediğine verir, dilediğinden alır. İnsan ise çoğu zaman bu emaneti mülk zannederek dehlizli bir hataya düşer.
Zenginlik de böyledir. Mal arttıkça gönül daralırsa, o servet sahibine rahmet değil, zahmet olur. Nice varlıklı insan vardır ki fakirlik korkusuyla uykusuz geceler geçirir. Oysa gerçek fakirlik, cüzdanda değil kalptedir. İslami terminolojide “kanaat”, zenginliğin özü olarak kabul edilir. Kanaati olmayan bir kalp, dünyanın bütün hazinelerine sahip olsa bile fakirdir. İşte bu yüzden Rabb, malın fazlasını verdiği kulunu, bazen ansızın gelen bir kayıpla sarsar ki kalp tekrar dengeye gelsin.
İlim ehli için de durum farklı değildir. Bilgi arttıkça tevazu artmıyorsa, o ilim sahibini kibirle sınar. Modern akademik dünyada makaleler çoğaldıkça hikmetin azaldığını görmek, bu çelişkinin en somut örneğidir. Bir akademisyen düşünün; onlarca yayını var ama bir hakikati dile getirecek cesareti yok. Çünkü ilim, hakikate götürmediğinde sadece bir “etiket”e dönüşür. Ve o etiket, sahibini hakikatten uzaklaştırarak aslında cehaletin daha derin bir türüne mahkûm eder.
Sosyal hayatın vitrininde sergilenen mutluluklar da bu imtihanın bir başka yüzüdür. Sosyal medya çağında herkes en güzel anlarını paylaşırken, aslında en büyük yalnızlıklarını gizlemektedir. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insan, dostluğun değerini kaybettiği ölçüde sahte ilişkilerle sınanır. Gerçek dostluğu bulamayanlar, tanıdık kalabalıklarıyla avunur. Oysa dostluk, menfaatle değil sadakatle ölçülür. Ve sadakat, ancak zorluk anlarında ortaya çıkar.
İnsanın en büyük yanılgısı, sahip olduklarını kalıcı zannetmesidir. Oysa bu dünya bir misafirhane, nimetler ise birer emanettir. Sağlıkla övünen hastalıkla, gençlikle gururlanan ihtiyarlıkla, güçle böbürlenen acizlikle tanıştırılır. Çünkü insan, acziyetini idrak etmeden kulluğun hakikatine erişemez. İmtihanın özü de burada yatar: Fazlalıklar, insanı kendine yaklaştırmak için değil; Rabbine yöneltmek için verilir.
Sonuç olarak, her nimet kendi zıddını içinde taşır. Bu, ilahi bir denge kanunudur. İnsana düşen ise sahip olduklarıyla şımarmak değil, onları birer emanet bilerek şükürle yaşamaktır. Aksi hâlde hayat, en güçlü gördüğümüz yerden bizi sınar. Ve belki de en ağır imtihan, en çok güvendiğimiz şeyin elimizden alınmasıyla başlar. İşte o an, insan ya hakikati bulur ya da kaybeder. Çünkü fazlalığın imtihanı, aslında insanın özüne yani Rabbine yönelmesi için yapılan en derin çağrıdır. san olmak da, dengeli bir insan bulmak da ciddi bir çaba gerektiriyor. Bu, öyle kendiliğinden oluşacak bir durum değil; bilinçli bir tercih, sürekli bir mücadele ve derin bir iç disiplin meselesidir. Belki de artık şikâyet etmeyi bırakıp şu soruyu sormanın vakti gelmiştir: “Ben ne kadar dengeliyim?” Çünkü bu çağda en büyük devrim, başkasını değil, kendini dengeye çağırabilmektir.