Ömür telaşı içinde, aile ile iş arasında, dostluk ile menfaat arasında, şehir ile kırsal arasında sıkışıp kalan garip insan; aslında en çok kendisini kaybediyor.
Modern zamanların en büyük ironilerinden biri şudur: Herkes dengeden söz ediyor ama kent yaşamında kimsenin dengesi kalmadı gibi. Hayatın her alanında “denge” bir erdem olarak yüceltilirken, pratikte savrulmanın neredeyse kaide haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Ömür telaşı içinde, aile ile iş arasında, dostluk ile menfaat arasında, şehir ile kırsal arasında sıkışıp kalan garip insan; aslında en çok kendisini kaybediyor. Dengeyi arıyor ama onu kuracak sabrı, onu koruyacak iradeyi ve onu besleyecek ahlakı çoğu zaman ıskalıyor.
Eskiden insanın dengesi; sözünde, gözünde, oturuşunda, kalkışında belli olurdu. Şimdi ise denge, sosyal medyada paylaşılan birkaç “derin” cümleye indirgenmiş durumda. Zarafet, nezaket, ölçü… Bunlar artık eski zamanlara ait nostaljik kavramlar gibi sunuluyor. Oysa hakikat tam tersidir: İnsan, ancak bu inceliklerle insan olur. Ama gel gör ki, inceliğin yerini kabalık, sükûnetin yerini acele, derinliğin yerini yüzeysellik almış durumda.
Yeme içme, uyuma, konuşma, dinleme… Bunların hepsi bir ölçü işiydi. Şimdi ölçü mü kaldı? Az yiyen “garip”, çok konuşmayan “soğuk”, yavaş yaşayan ise “geri kalmış” sayılıyor. Modern asrın insanın hızla kurduğu bu yeni kaideler, aslında dengenin sistematik olarak dışlandığını gösteriyor. Çünkü denge sabır ister, dikkat ister, farkındalık ister. Oysa biz hız çağının çocuklarıyız; durmayı değil, hep daha fazlasını istemeyi öğrendik.
Asıl mesele ise insan ilişkilerinde kendini ele veriyor. Dengeli insan bulmak bu çağda neredeyse bir “lüks” haline gelmiş durumda. Güvenin yerini şüphe, vefanın yerini çıkar, dürüstlüğün yerini ise “idare etme sanatı” almış. Herkes birbirine mesafeli ama aynı zamanda herkes yalnızlıktan şikâyetçi. Ne garip değil mi? Yakınlaşmayı beceremeyen bir kalabalık, yalnızlıktan yakınarak teselli arıyor.
Dostluklar artık birer borsa yatırım kalemi gibi. “Ne kazandırır?” sorusu sorulmadan kimse kimseye yaklaşmıyor. Aile içinde bile roller, sorumluluklar ve beklentiler dengeden uzak bir şekilde savruluyor. Bir yanda aşırı fedakârlık, diğer yanda tam bir umursamazlık… Orta yol ise neredeyse terk edilmiş bir güzergâh gibi. Hâlbuki hayat dediğimiz şey, uçlarda değil; tam da o orta yerde anlam bulur.
Kent hayatı ayrı bir dengesizlik üretirken, kırsal yaşam da kendi içinde başka bir savrulma yaşıyor. Şehirde hız var ama huzur yok; köyde sükûnet var ama imkân sınırlı. İnsan nereye giderse gitsin, eğer iç dengesi yoksa bulunduğu yer sadece coğrafya değiştirir, kader değil. Ama biz hâlâ çözümü dışarıda aramaya devam ediyoruz. Kendini bulmadan yerini ve safını değiştiren insan, sadece manzarasını değiştirir.
Modern çağın en büyük trajedilerinden biri de kifayetsizliğin ve kaypaklığın özgüvenle birleşmiş olmasıdır. Az bilenin çok konuştuğu, az hissedenin çok hüküm verdiği bir zaman dilimindeyiz. Böyle bir ortamda dengeli insanın kıymeti artıyor ama bulunurluğu azalıyor. Çünkü denge; kendini bilmekle, haddini bilmekle ve gerektiğinde susabilmekle mümkündür. Bunlar ise bugün pek revaçta değil.
Sonuç olarak, bu asırda dengeli bir insan olmak da, dengeli bir insan bulmak da ciddi bir çaba gerektiriyor. Bu, öyle kendiliğinden oluşacak bir durum değil; bilinçli bir tercih, sürekli bir mücadele ve derin bir iç disiplin meselesidir. Belki de artık şikâyet etmeyi bırakıp şu soruyu sormanın vakti gelmiştir: “Ben ne kadar dengeliyim?” Çünkü bu çağda en büyük devrim, başkasını değil, kendini dengeye çağırabilmektir.