Bu ülkede emek, çoğu zaman hayatla kumar oynar gibi sahaya sürülüyor. Ağrılı, Muşlu, Vanlı gençlerin rızık uğruna çıktıkları iskelelerden tabutla indirilmeleri, sadece bireysel trajediler değil; sistemsel bir ihmalin, kökleşmiş bir vurdumduymazlığın ve denetimsizliğin sonucudur.
Türkiye’nin dört bir yanından yükselen vinçlerin gölgesinde, sadece beton değil, aynı zamanda hayatlar da yükseliyor. Ancak son günlerde yaşanan inşaat kazaları bize acı bir gerçeği bir kez daha hatırlattı: Bu ülkede emek, çoğu zaman hayatla kumar oynar gibi sahaya sürülüyor. Ağrılı, Muşlu, Vanlı gençlerin rızık uğruna çıktıkları iskelelerden tabutla indirilmeleri, sadece bireysel trajediler değil; sistemsel bir ihmalin, kökleşmiş bir vurdumduymazlığın ve denetimsizliğin sonucudur. En acısı ise bu ölümlerin artık “alışılmış haberler” haline gelmesidir.
İnşaat sektörü, Türkiye ekonomisinin lokomotiflerinden biri olarak görülür. Ancak bu lokomotifin rayları çoğu zaman güvenlikten değil, hızdan ve maliyet düşürme arzusundan kaynaklanıyor. İş güvenliği ekipmanları bir maliyet kalemi olarak görülüyor; eğitimler formaliteye indirgeniyor; denetimler ise çoğu zaman ya yüzeysel ya da göstermelik kalıyor. Bu noktada mesele sadece teknik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur: Bir işçinin hayatı, bir projenin teslim tarihinden daha değersiz olabilir mi?
Psikolojik açıdan bakıldığında, bu tür kazalar yalnızca hayatını kaybedenleri değil, geride kalanları da derin bir travmaya sürüklüyor. Aynı şantiyede çalışan işçiler için de her gün işe gitmek, bir tür korku rutini haline geliyor. Aileler için ise her telefon sesi bir endişe sebebi. Bu sürekli tedirginlik hali, toplumda görünmeyen ama giderek büyüyen bir güvensizlik atmosferi oluşturuyor. İnsanlar sadece çalıştıkları yerde değil, yaşadıkları ülkede de kendilerini güvende hissetmemeye başlıyor.
Ekonomik boyutta ise tablo daha da çarpıcı. Genellikle dar gelirli, kırsal kökenli ve çoğu zaman kayıt dışı çalışan bu işçiler, zaten sınırlı olan yaşam imkanlarını daha iyiye taşımak için bu riskli alanlara giriyor. Ancak bir kaza anında geride kalan aileler çoğu zaman yetersiz tazminatlarla, uzun süren davalarla ve sosyal güvencesizliğin yüküyle baş başa kalıyor. Yani sadece bir hayat kaybolmuyor; bir ailenin geleceği de çöküyor.
Burada sorumluluğu sadece müteahhitlere ya da işverenlere yüklemek de eksik olur. Denetim mekanizmalarının zayıflığı, mevzuatın uygulanmasındaki aksaklıklar ve cezaların caydırıcılıktan uzak olması da bu zincirin önemli halkalarıdır. İlgili kurumların düzenli, şeffaf ve sıkı denetimler yapması; ihlaller karşısında ciddi yaptırımların uygulanması şarttır. Aksi halde her yeni kaza, bir öncekinden ders alınmadığının acı bir kanıtı olarak karşımıza çıkacaktır.
Eğitim de bu meselenin merkezinde yer almalıdır. İş güvenliği sadece bir zorunluluk değil, bir kültür haline getirilmelidir. İşçiler, ustabaşları ve mühendisler bu konuda sürekli eğitilmeli; güvenlik ekipmanlarının kullanımı bir tercih değil, vazgeçilmez bir standart olmalıdır. Aynı şekilde toplumda da bu konuda bir bilinç oluşturulmalı; “kader” söyleminin arkasına sığınılarak ihmaller meşrulaştırılmamalıdır.
Medyanın ve akademinin de bu noktada önemli bir rolü vardır. Bu kazalar sadece birkaç gün konuşulup unutulacak olaylar olarak değil, derinlemesine analiz edilmesi gereken yapısal sorunlar olarak ele alınmalıdır. Verilerle, raporlarla, saha çalışmalarıyla desteklenen çalışmalar kamuoyunu bilinçlendirmeli ve karar alıcılar üzerinde baskı oluşturmalıdır. Sessizlik, bu ölümlerin en büyük ortaklarından biridir.
Sonuç olarak, inşaatlar sadece şehirleri değil, aynı zamanda vicdanları da inşa eder ya da yıkar. Eğer bir ülke, en temel üretim alanlarından birinde insan hayatını koruyamıyorsa, kalkınma söylemleri eksik ve yarım kalır. Artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı: Daha kaç genç, ekmek parası uğruna toprağa düşecek? İnşaatlar mezarlık olmasın istiyorsak, her birimiz –devlet, işveren, işçi ve toplum– sorumluluğumuzu yeniden ve ciddiyetle tanımlamak zorundayız.