Necmettin Erbakan’ın Kürt meselesine yaklaşımını bugün yeniden hatırlamak önemlidir.
Yasaklamak değil, konuşmak…
Türkiye’nin yüz yılı aşan Cumhuriyet tarihinde çözmekte en fazla zorlandığı meselelerden biri hiç kuşkusuz Kürt meselesidir. Bu mesele kimi dönemlerde güvenlik penceresinden, kimi dönemlerde demokrasi ve insan hakları açısından, kimi zaman da ekonomik geri kalmışlık üzerinden ele alındı. Fakat meselenin en ağır biçimde hissedildiği 1990’lı yıllarda farklı bir ses daha vardı: Necmettin Erbakan.
Erbakan’ın Kürt meselesine yaklaşımını bugün yeniden hatırlamak önemlidir. Çünkü onun yaklaşımı ne ayrılıkçı bir siyasal anlayışa ne de Kürt kimliğinin inkârına dayanıyordu. Erbakan üçüncü bir yol arıyordu: Birliği koruyarak farklılığı kabul etmek.
Meselenin adını koyabilmek
1990’lı yılların Türkiye’sini bugünün şartlarıyla değerlendirmemek gerekir. Terörün ve çatışmaların yoğunlaştığı, binlerce insanın hayatını kaybettiği, devletin güvenlik kaygılarının zirveye çıktığı bir dönemden söz ediyoruz. Böyle bir ortamda Kürt meselesinin sosyal, kültürel ve siyasal boyutlarından bahsetmek dahi kolay değildi.
Erbakan’ın farklılığı burada ortaya çıkıyordu.
Refah Partisi çevresinde Kürt meselesine ilişkin raporların hazırlanması ve konunun parti düzeyinde tartışılması, Millî Görüş hareketinin meseleyi yalnızca bir güvenlik problemi olarak değerlendirmediğini gösteriyordu. Nitekim 1991 yılında RP İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Erbakan’a sunulmak üzere hazırlanan raporda mesele açıkça “Kürt sorunu” olarak tanımlanıyor; Kürtçenin ayrı bir dil olduğu belirtiliyor ve kültürel çoğulculuk ile demokratik çözüm önerileri tartışılıyordu.
Erbakan ise 10 Ekim 1993’te Refah Partisi’nin 4. Büyük Kongresi’nde meseleyi geniş biçimde ele aldı. Onun düşüncesinin merkezinde önemli bir kabul bulunuyordu: Kürtler bu coğrafyanın yabancısı değil, tarihinin ve medeniyetinin asli unsurlarından biriydi. Erbakan’ın çözüm perspektifinde İslam dünyası, ortak tarih ve kardeşlik belirleyici bir yere sahipti. Dönemin Millî Görüş kaynaklarında aktarılan çözüm yaklaşımı da bölgenin tarihî ve sosyal gerçeklerinin dikkate alınmasını özellikle vurguluyordu.
Türk'ü korumak için Kürt'ü inkâr etmek gerekmiyordu
Erbakan’ın yaklaşımında üzerinde durulması gereken asıl nokta budur.
Türkiye’nin birliğini savunmakla Kürt kimliğinin varlığını kabul etmek arasında zorunlu bir çelişki görmüyordu. Türk ile Kürt’ü birbirinin rakibi hâline getiren etnik milliyetçilik yerine ortak bir medeniyet aidiyeti öneriyordu.
Bu yaklaşımın temelinde İslam kardeşliği bulunuyordu.
Erbakan açısından Malazgirt’ten Çanakkale’ye kadar uzanan tarih yalnızca Türklerin veya yalnızca Kürtlerin tarihi değildi. Aynı inancı, aynı coğrafyayı ve büyük ölçüde aynı tarihsel kaderi paylaşmış insanların ortak geçmişiydi. Dolayısıyla yapılması gereken, Kürt'ü Türkleştirmeye veya Türk'ü Kürtleştirmeye çalışmak değil; her ikisini de kendi kimliğiyle ortak bir geleceğin parçası hâline getirmekti.
Bu düşünce, bugün bize sıradan görünebilir. Fakat 1990’ların siyasi atmosferi düşünüldüğünde oldukça dikkat çekiciydi.
Bingöl’de söylenen söz neden önemliydi?
Erbakan’ın 25 Şubat 1994 tarihinde Bingöl’de yaptığı konuşma bu yaklaşımının en fazla tartışılan örneklerinden biri oldu. Konuşma daha sonra bir ceza davasına konu oldu ve süreç AİHM’e kadar taşındı. AİHM kayıtları konuşmanın 25 Şubat 1994’te Bingöl’de bir açık hava toplantısında yapıldığını doğrulamaktadır.
Erbakan bu konuşmada yıllarca okullarda okutulan “Türküm, doğruyum, çalışkanım” ifadesini Kürt kökenli bir çocuğun aidiyeti açısından sorguluyordu. Dönemin basınına ve Millî Görüş kaynaklarına yansıyan konuşmasındaki temel itiraz, ortak vatandaşlık duygusunun etnik kimliklerin birbirine üstünlüğü üzerine kurulmasının doğurabileceği sonuçlara yönelikti.
Burada önemli olan yalnızca bir cümle değildir.
Önemli olan Erbakan’ın sorduğu sorudur:
Bir ülke, vatandaşlarından bir bölümünün kimliğini görmezden gelerek gerçek anlamda birlik oluşturabilir mi?
Erbakan’ın cevabı hayırdı.
Kürt meselesi demokratik bir zeminde çözülmelidir.
Erbakan’ın yaklaşımının bugün de üzerinde düşünülmesi gereken yönlerinden biri, Kürt vatandaşları gerçek anlamda Türkler ile eşit görüyor ve aynı kategoride değerlendiren siyasal bir dil kurmaya çalışmasıydı.
Bu yaklaşım son derece önemlidir.
Çünkü milyonlarca insanın kimliğini yok saymak ya da örtük bir biçimde asimile etmeye çalışmak hem gayri İslamî hem de gyarî insanî bir durumdur. Toplumsal aidiyeti ancak Kürtleri bu ülkenin asli bir unsuru olarak görmekle mümkün olabilir. Devletin samimi bir şekilde Kürt vatandaşlarının dilini, kültürünü, kimliğini ve sorunlarını konuşması artık kaçınılmazdır.
Erbakan’ın siyaseti bunu anlatmaya çalışıyordu.
Onun çözümünde bölünme yoktu; tam tersine güçlü bir birlik fikri vardı. Fakat bu birlik, herkesin aynı etnik kimliğe sahip olduğunu varsayan bir birlik değildi. Türk’ün Türk, Kürt’ün Kürt olarak kendisini ait hissedebileceği daha geniş bir medeniyet ve kardeşlik anlayışıydı.
Erbakan'ın anahtar kelimesi: kardeşlik
Erbakan’ın siyasi düşüncesini bugünün kavramlarıyla bütünüyle açıklamaya çalışmak yanıltıcı olabilir. O, meseleyi günümüzde yaygın olan liberal çoğulculuk veya kimlik siyaseti kavramlarından ziyade kendi Millî Görüş düşüncesinin kavramlarıyla açıklıyordu.
Onun anahtar kavramı “kardeşlik”ti.
Türk-Kürt birlikteliğini bir çıkar ortaklığı olarak değil, tarihsel ve manevi bir kardeşlik olarak görüyordu. Ona göre etnik milliyetçilik bu kardeşliği parçalayabilecek bir tehlikeydi. Çözüm ise insanları kökenlerine göre ayırmak yerine adalet temelinde bir arada tutmaktı.
Burada Erbakan’ın meşhur “Adil Düzen” düşüncesiyle Kürt meselesine bakışı birleşiyordu.
Çünkü bir toplumda adalet yoksa kardeşlik söylemi tek başına yeterli değildir. İnsan kendisini ekonomik, kültürel veya siyasal bakımdan dışlanmış hissediyorsa ortak aidiyet de zamanla zayıflar. Bu nedenle Erbakan’ın bölgeye yönelik yaklaşımında manevi kardeşlik kadar kalkınma ve sosyal, kültürel adalet düşüncesinin de önemli bir yeri vardı.
Bugün Erbakan’dan ne öğrenebiliriz?
Erbakan’ın Kürt meselesine ilişkin bütün görüşlerini bugün aynen geçerliliğini korumakta. Aradan otuz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen. Türkiye değişti, dünya değişti, bölgedeki dengeler değişti. Kürt toplumunun beklentileri de siyasetin dili de 1990’lardan farklılaştı.
Erbakan’ın yaklaşımından bugüne taşınabilecek önemli bir ilke vardır:
Birlik ile farklılık birbirinin düşmanı değildir.
Bir Kürt’ün kendi dilini, kültürünü ve kimliğini benimsemesi Türkiye’nin parçalanması anlamına gelmez. Aynı şekilde Türkiye’nin birliğini savunmak da Kürt kimliğini reddetmeyi gerektirmez.
Asıl siyaset, bu iki hakikati aynı cümlede buluşturabilmektir.
Erbakan bunu kendi düşünce dünyasında “kardeşlik” kavramıyla yapmaya çalıştı.
Belki onun siyasi mirasının Kürt meselesi bakımından en fazla hatırlanması gereken tarafı da budur.
Türkiye’nin ihtiyacı Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e karşı savunmak değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, Türk’ün de Kürt’ün de kendisini bu ülkenin eşit, saygın ve vazgeçilmez bir parçası olarak görebildiği bir toplumsal düzen kurmaktır.
Çünkü devletler yalnızca sınırlarla ayakta kalmaz.
İnsanların aidiyet duygusuyla ayakta kalır.
Ve aidiyet zorla değil, adaletle mümin kardeşi ve vatandaşı için de istemeli insani, İslami ve hakiki kardeşlikle mümkündür. Türk, Kürt’ü kendisi gibi görmeli kendisi için istediğini Kürt kardeşi için de istemelidir, böyle kardeşlik pekişir ve güçlenir.
Erbakan’ın yıllar önce işaret ettiği meseleye bugün yeniden baktığımızda belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken cümle budur:
Kardeşlik, farklılıkları ortadan kaldırmak değil; farklılıklarla birlikte aynı geleceğe yürüyebilmektir.
Babadan Oğula Daralan Siyasi Perspektif
Tam da bu noktada Necmettin Erbakan ile oğlu Fatih Erbakan’ın Kürt meselesine yaklaşımları arasındaki fark üzerinde durmak gerekir. Necmettin Erbakan, Türkiye’nin çok daha sert güvenlik tartışmaları yaşadığı 1990’lı yıllarda dahi Kürt meselesini konuşmaktan kaçınmamış; Kürt kimliğinin varlığını kabul eden, Türklerle Kürtlerin tarihsel birlikteliğini ve kardeşliğini öne çıkaran, meseleyi yalnızca terör ve güvenlik başlığına hapsetmeyen bir siyasi dil geliştirmeye çalışmıştı. Fatih Erbakan’ın söyleminde ise babasının bu kapsayıcı perspektifinin aynı açıklık ve cesaretle sürdürüldüğünü söylemek ne yazık ki güçtür.
Özellikle Kürt meselesinin kültürel, toplumsal ve tarihsel boyutlarını konuşmak yerine meseleyi daha çok devletin güvenliği, üniter yapı ve terörle mücadele ekseninde ele alan bir yaklaşım, Millî Görüş’ün geçmişte oluşturduğu geniş toplumsal temas imkânını daraltma riski taşımaktadır. Elbette Türkiye’nin birliği vazgeçilmezdir; fakat Necmettin Erbakan’ın siyasal mirası bize bunların Kürt vatandaşların kimliğini, dilini, aidiyetini ve haklı taleplerini anlamaya engel olmadığını da göstermektedir.
Bu nedenle Fatih Erbakan’ın önündeki asıl soru şudur: Babasının mirasını yalnızca “Millî Görüş” adıyla mı sürdürecek, yoksa onun en zor dönemlerde bile Türklerle Kürtleri birbirinden uzaklaştırmak yerine yakınlaştırmaya çalışan siyasi cesaretini de sahiplenebilecek mi? Necmettin Erbakan’ın mirasına gerçek anlamda sahip çıkmak, onun sözlerini tekrarlamaktan çok, onun açtığı kardeşlik penceresini kapatmamakla mümkündür.