Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin bu süreçte ortaya koyduğu siyasi kararlılık, Türkiye’nin son kırk yılını şekillendiren terör sorununa karşı yeni bir paradigma inşa etme çabasıdır.
Türkiye’nin son yıllarda en kritik hedeflerinden biri olan “terörsüz bir gelecek” ideali, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda siyasi irade, toplumsal sabır ve stratejik aklın müşterek imtihanıdır. Bu hedef doğrultusunda ortaya konan 12 maddelik çerçeve yaklaşım, devlet aklının uzun vadeli bir perspektif geliştirdiğini göstermektedir. Ancak bu sürecin, yalnızca teknik ve askeri boyutlarla değil; siyasal duruşlar ve toplumsal birlik üzerinden de okunması gerekmektedir.
Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin bu süreçte ortaya koyduğu siyasi kararlılık, Türkiye’nin son kırk yılını şekillendiren terör sorununa karşı yeni bir paradigma inşa etme çabasıdır. Bu çaba, kolay kazanılmış bir siyasi konfor alanının ürünü değil; aksine ağır eleştiriler, ulusal ve uluslararası baskılar ve zaman zaman içeriden gelen tahammülsüzlükler eşliğinde yürütülen zorlu bir mücadeledir. Bu yönüyle bakıldığında, gelinen aşama küçümsenemez bir mesafeye işaret etmektedir.
Ne var ki bu süreçte bazı siyasi aktörlerin sergilediği tutumlar, yapıcı eleştirinin ötesine geçerek, çoğu zaman popülist reflekslerin ve kısa vadeli siyasi hesapların gölgesinde kalmaktadır. YRP lideri Fatih Erbakan’ın ve bazı muhalif partilerin söylemleri, meseleyi derinlikli bir analiz yerine slogan düzeyinde ele alma eğilimini yansıtmaktadır. Bu yaklaşım, sorunun ciddiyetini gölgelediği gibi, toplumsal birlik ihtiyacını da zayıflatmaktadır.
İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi oluşumların ise ulusalcı/milliyetçi tabanlı ve güvenlik eksenli söylemleri, yer yer haklı hassasiyetler barındırsa da, çözüm üretme noktasında yeterli bir stratejik derinlik sunamamaktadır. Eleştiri, demokratik bir hakkın ötesinde, sorumluluk da gerektirir. Ancak bu sorumluluk, yalnızca karşı çıkmakla ve ağır ithamlar ile değil; alternatif üretmekle anlam kazanır. Aksi halde eleştiri, bir katkı değil, bir engel haline dönüşür.
Türkiye gibi çok katmanlı bir toplumsal yapıya sahip bir ülkede, terörle mücadele yalnızca askeri operasyonlarla değil; sosyolojik, ekonomik ve kültürel politikalarla birlikte yürütülmek zorundadır. Bu bağlamda devletin attığı adımların, sadece bugünü değil; gelecek nesilleri de hedef alan bir bütünlük içinde değerlendirilmesi gerekir. Bu bütünlüğü görmeden yapılan her eleştiri, eksik ve yüzeysel kalmaya mahkûmdur.
Toplumsal hafızada derin yaralar açmış bir sorunun çözümü, elbette kısa vadede mucizevi sonuçlar doğurmaz. Sabır, kararlılık ve istikrar bu sürecin en temel dinamikleridir. Siyasi aktörlerin bu gerçekliği göz ardı ederek günübirlik politikalar üretmesi, yalnızca kendi tabanlarına hitap eden dar bir perspektif oluşturur; oysa mesele, tüm Türkiye’nin ve Müslümanların ortak meselesidir.
Terörsüz bir Türkiye hedefi, sadece bir iktidar projesi değil; bir milletin geleceğe dair ortak umududur. Bu umudu büyütmek ise, hamasi söylemlerle değil; sorumluluk bilinciyle hareket eden bir siyaset anlayışıyla mümkündür. Eleştiri elbette olmalıdır; ancak bu eleştiri, yıkıcı değil yapıcı olduğu ölçüde anlam kazanır. Türkiye’nin ihtiyacı olan da tam olarak budur: Ortak akıl, ortak vicdan ve ortak gelecek iradesi.