Hayat dediğimiz şey, sadece yaşanmışlıkların toplamı değil; aynı zamanda içimize attıklarımızın, sustuklarımızın ve görmezden gelindiklerimizin de yekûnudur.


İnsan bu dünyada yaşarken sadece gördükleriyle değil, çoğu zaman görünmeyenlerle de sınanır. Herkesin gözü önünde cereyan eden büyük olayların, toplumsal kırılmaların, tarihî hesaplaşmaların yanında bir de kimsenin bilmediği, yalnızca sahibinin kalbine gömülü yığınla hikâyeler vardır. İşte o acı tatlı hikâyeler, çoğu zaman bu dünyanın mahkemelerine sığmaz. Delili yoktur, şahidi yoktur, anlatılsa bile anlaşılmaz. Bu yüzden insan, içindeki o ağır yükü taşırken bir yandan da bilir ki, her dava bu dünyada görülmez; bazıları vardır ki ancak mahkeme-i kübrada hak ettiği karşılığı bulur.

Hayat dediğimiz şey, sadece yaşanmışlıkların toplamı değil; aynı zamanda içimize attıklarımızın, sustuklarımızın ve görmezden gelindiklerimizin de yekûnudur. Nice insan vardır ki haksızlığa uğrar ama sesini çıkaramaz. Nice gözyaşı vardır ki kimse görmeden akar, nice kırgınlık vardır ki bir tebessümün arkasına saklanır. İşte bu saklı taraf, insanın Rabbine olan bağını derinleştirir. Çünkü insan, dünyada anlaşılmadığı yerde alemlerin rabbi Allah’a yönelir. Vicdanın sustuğu değil, susturulduğu anlarda bile ilahi adaletin susmayacağını bilmek, insanın içindeki en büyük teselli olur.

Dünya mahkemeleri çoğu zaman delille hükmeder; oysa hayatın en derin yaraları çoğu zaman delilsizdir. Bir sözün kalpte açtığı yara, bir ihanetin ruhu parçalayan etkisi ya da bir iftiranın insanı içten içe çökerten ağırlığı hangi terazide tartılabilir? İşte bu yüzden insan, adaletin yalnızca bu dünyaya ait olmadığını anladığında olgunlaşır. Herkesin alkışladığı bir başarı, belki de bir başkasının gözyaşı üzerine kuruludur; ama bunu dünya görmeyebilir. Fakat mahkeme-i kübra, hiçbir detayı gözden kaçırmayan ilahi bir muhasebenin adıdır.

Bu bilinç, insanı hem sabra hem de sorumluluğa çağırır. Çünkü insan bilir ki yaptığı hiçbir şey kaybolmaz. Ne iyilikler unutulur ne de kötülükler örtülür. Bu yüzden gerçek anlamda ahlak, görünürlükle değil, hesap bilinciyle şekillenir. Kimsenin görmediği yerde doğru kalabilmek, aslında o büyük mahkemeye hazırlanmanın en sahici halidir. İnsan, yalnızken de adil olabiliyorsa, işte o zaman gerçekten yaşamayı öğrenmiştir.

Ömür dediğimiz şey, bir gün bitecek olan uzun/kısa bir yolculuktur. Bu yolculukta bazı hesaplar kapanmadan kalır, bazı yaralar sarılmadan taşınır. İnsan bazen “neden?” diye sorar; neden bu haksızlık, neden bu yalnızlık, neden bu eksiklik… Ama bu soruların hepsine bu dünyada cevap bulmak mümkün değildir. Çünkü bu dünya, her sorunun cevabını vermek için değil; insanı o büyük buluşmaya hazırlamak için vardır. Mahkeme-i kübra, işte bu yarım kalan cümlelerin tamamlandığı yerdir.

Bu hakikat, insana hem bir uyarı hem de bir umut verir. Uyarıdır; çünkü hiçbir şeyin cezasız kalmayacağını hatırlatır. Umuttur; çünkü hiçbir iyiliğin de karşılıksız kalmayacağını müjdeler. İnsan, dünyada kaybetmiş gibi göründüğünde bile aslında kaybetmemiş olabilir. Çünkü asıl kazanç ve asıl kayıp, bu dünyanın sınırları içinde değil, onun ötesinde belirlenir. Bu yüzden kalbi temiz kalanlar, her şeye rağmen iyilikten vazgeçmeyenler aslında en büyük davayı kazanmış olanlardır.

Sonunda insan, bütün bu karmaşanın içinde şunu fark eder: Bu dünya bir sonuç değil, bir hazırlıktır. Herkes kendi hikâyesini yaşar, kendi yükünü taşır ve kendi hesabını verir. Ve o gün geldiğinde, kimsenin kimseye bir faydasının dokunmadığı o büyük mahkemede, yalnızca hakikat konuşur. İşte o zaman, bugün içimize attığımız her şey anlam kazanır. Ve insan, derin bir iç çekişle şunu söyler: “Dünya sustu ama adalet susmadı.”