Kimi vardır ki işgal ettiği makamı ve tahtı bir emanet değil, bir ganimet sanır. Koltuğa oturduğu gün, kendini halktan, cemaaten ve ricalden koparıp erişilmez bir dağın zirvesine yerleştirir.
Yıllar geçse de!… Takvimler eskir, mevsimler yorulur, şehirler büyür ama insanın içindeki bazı karanlık köşeler bir türlü aydınlanmaz. Zamanın akışı, kimine olgunluk getirirken kimine yalnızca yeni maskeler kazandırır. Aynı yüzler, farklı rollerde sahne alır; değişen yalnızca dekor, değişmeyen ise karakterin özüdür.
Kimi vardır ki işgal ettiği makamı ve tahtı bir emanet değil, bir ganimet sanır. Koltuğa oturduğu gün, kendini halktan, cemaaten ve ricalden koparıp erişilmez bir dağın zirvesine yerleştirir. Oysa o makam, hizmet içindir; fakat o, hizmeti kendine hizmet ettirme sanatına dönüştürür. Masanın büyüklüğü vicdanın ve ahlakının küçüklüğünü gizleyemez, ama yine de en çok ona güvenilir. Çünkü onda yalan, takkiye ve iftira silahları gırla işlemektedir.
Kimi, entrikanın ince yollarında ustalaşır. Hakikatin sade yürüyüşünü küçümser; dolambaçlı sözleri, yarım doğruları ve süslü yalanları kendine meslek edinir. İftira onun kaleminde sıradan bir cümle, dedikodu ise günlük bir sportif alışkanlıktır. Söz, ağızdan çıkar çıkmaz kirlenir; çünkü niyet zaten baştan lekelenmiştir.
Kimi şan ve şöhretin peşinde, kendini unutacak kadar kaybolur. Alkışın sesi, vicdanın ve hakikatin sesini bastırır. Kalabalıkların gözünde ve medyanın sahteliğinde büyürken, kendi iç dünyasında küçülür. Bir süre sonra aynaya baktığında gördüğü yüzün kendisine ait olup olmadığından bile emin olamaz; çünkü ilahi hakikatle bağı çoktan kopmuştur.
Kimi vardır ki hak yemeyi sıradanlaştırır. Başkasının emeğini, alın terini ve hakkını kendine meşru görür. Güçlü olmanın verdiği sarhoşlukla zayıfı iter, mobbinge maruz bırakır, kırar ve ezer. Oysa adalet, en çok güçlü olanın kendini sınırladığı yerde başlar. Ama o, sınır tanımamayı özgürlük zannedecek kadar seviyeyi düşürür.
Kimi, kibrini bir zırh gibi kuşanır. Yürüyüşünden bakışına, sözünden susuşuna kadar her şeyinde bir üstünlük vehmi taşır. Kılık kıyafetine gösterdiği özeni, ahlakına göstermez. Dışını parlatırken içini kararttığının farkına bile varmaz. Halbuki insanı değerli kılan, görünüşü değil, tevazulu duruşudur.
Kimi, kendi iradesiyle yürümekten acizdir; başkasının gölgesinde hayat bulur. Güç sahiplerinin etrafında dönen bir pervane gibi, ışık sandığı şeyin aslında kendisini yakan ateş olduğunu anlamaz. Kendi olmayı göze alamayan, başkasının hikâyesinde figüran olmaya razı olur. Halbuki bütün bir hayat davası şu darı dünyada özne olmaktır.
Kimi, ahlaksızlığı bir cesaret zanneder. Sınırları aşmayı özgürlük, sadakati zayıflık olarak görür. Vefasızlık onun dilinde modern bir erdem gibi sunulur. Oysa insanı insan yapan, sınırları bilmesi ve sadakati taşıyabilmesidir. Ama o, değerleri yıkmayı ilerlemek sanır.
Kimi de inkârın karanlığında kaybolur. Gerçeği görür ama kabul etmez; hakikati bilir ama yüzleşmekten kaçar. İnsanları ayırır, ötekileştirir, bölerek var olmaya çalışır. Oysa hakikat birleştirir; yalan ve inkâr ise parçalar. Ama o, parçalamayı güç zanneder.
Yıllar geçse de bu manzara değişmez gibi görünür. Aynı hatalar, farklı nesillerde yeniden hayat bulur. İnsan, dış dünyayı değiştirmek için çabalar ama iç dünyasını nedense hep ihmal eder. Ve en büyük yıkımlar, dışarıda değil, insanın kendi iç aleminde başlar.
Oysa kurtuluş, ne makamda ne şöhrette ne de geçici güçtedir. Kurtuluş; insanın kendini ilahi hakikate teslim etmesinde, kalbini arındırmasında ve yolunu dosdoğru çizmesindedir. Bu yol ise ancak Allah’ın kelamı olan Aziz Kur’an’a sarılmak ve Resulünün örnekliğini rehber edinmekle bulunur. Çünkü hakikat değişmez; yıllar geçse de, insan ancak ona yöneldiğinde gerçekten kendi hakikatini kavrar ve değişir.