“Bir insan ne kadar sahte ise o kadar sosyal çevresi geniştir” sözü, ilk bakışta abartılı ve ilginç bir yargı gibi görünse de, modern zamanların sosyal dokusunu anlamak için şaşırtıcı derecede isabetli bir teşhis gibi. Dunbar's Number ile ifade edilen bu durum; sosyal sınır, aslında insanın kaç kişiyle “gerçekten” ilişki kurabileceğini gösterirken, çağımız bu sınırı görünürde aşmanın yollarını üretmiş; fakat özde, ilişkilerin içini boşaltmıştır. İngiliz antropolog Robin Dunbar’ın işaret ettiği bilişsel sınır aşılmamış, sadece sahicilik yerini temsile ve kof bir hale bırakmıştır.

Artık insanlar dost biriktirmiyor, bağlantı koleksiyonu yapıyor. İlişkiler, birer hatıra değil, birer enstrüman haline geliyor. Samimiyet, yerini stratejiye; dostluk ise yerini faydaya bırakıyor. İnsanlar birbirini tanımaktan çok, birbirine görünür olmayı önemsiyor. Çünkü görünmek, olmaktan daha kıymetli sayılıyor. Bu yüzden kalabalıklar büyüyor, fakat iç sıcaklık ve samimi dünyalar daralıyor.

Siyaset sahnesi bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir. Kalabalık mitingler, gürültülü alkışlar, afişler ve sürekli değişen ittifaklar içinde gerçek bir bağlılık aramak çoğu zaman beyhude bir çabadır. Orada insanlar birbirine değil, konjonktüre sadıktır. Dün eleştirdiğini, yerin dibine soktuğunu bugün savunan, bugün savunduğunu yarın inkâr eden bir etiksiz dil; samimiyetin değil, çoklu basit çıkarların dilidir. Bu yüzden siyaset, en kalabalık yalnızlıkların üretildiği alanlardan biri haline gelmiştir.

Akademi ise ironik bir şekilde hakikatin değil, çoğu zaman görünürlüğün peşinde koşanların sahnesine dönüşmüş. Yayın sayıları, atıf indeksleri ve akademik unvanlar arasında sıkışan bir yapay dünyada, fikir derinliği yerini nicel performansa bırakıyor. Birbirini gerçekten okumayan ama sürekli atıf yapan, resimlerde, sosyal medyada takip eden veya mesajlar veren bir akademik çevre; aslında bilgi değil, bir tür karşılıklı meşruiyet üretmektedir. Bu durum, ilmin vakarını zedelerken, samimiyetin de sessizce geri çekilmesine neden oluyor.

Medya dünyası ise samimiyetin en hızlı tüketildiği alanlardan biri. Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği bir çağda yaşıyoruz. Görüşler, düşünceler değil; tepkiler üretiyor. Hakikat, çoğu zaman reytingin gölgesinde kalıyor. Birbirini tanımayan ama birbirine hükmeden kalabalıklar, ekranlar aracılığıyla büyütülüyor. Bu kalabalıklar içinde birey, hem her yerde hem hiçbir yerdedir.

Ticaret hayatında ise ilişkiler, çoğu zaman güvenin değil, fırsatın etrafında şekilleniyor. “Network” kavramı, dostluğun modern karşılığı gibi sunulsa da, çoğu zaman geçici çıkar birlikteliklerinden ibaret kalıyor. İnsanlar birbirini tanımaktan çok, birbirinden ne elde edebileceğini hesaplıyor. Bu da ilişkileri derinlikten uzak, yüzeysel ve kırılgan hale getiriyor.

Sivil toplum kuruluşları da bu dönüşümden azade değil. İyilik, çoğu zaman gösterilmek için yapılır hale geldiğinde; yardım, bir vicdan meselesi olmaktan çıkıp bir imaj unsuruna dönüşüyor. Kalabalık gönüllü listeleri, büyük projeler ve yüksek sesli söylemler arasında, sessiz ve samimi çabalar çoğu zaman görünmez kalıyor. Oysa gerçek iyilik, çoğu zaman en az konuşulan yerde filizlenir.

Bütün bu alanlarda ortak bir gerçek var: İnsan, kapasitesinin ötesinde ilişki kurmaya çalıştıkça, ilişkilerin niteliğini kaybediyor. Dunbar's Number bize bir sınır çizerken, modern dünya bu sınırı yok sayıyor; fakat bedelini samimiyetle ödüyor. Çünkü insan, her yüzü tanıyabilir ama her kalbi taşıyamaz.

Sonuçta mesele, kaç kişiyle bağlantı kurduğumuz değil; kaç kişiyle gerçekten bağ kurabildiğimizdir. Kalabalıklar içinde kaybolan insan, belki de en çok kendine yabancılaşıyor. Ve günün sonunda, herkesin tanıdığı biri olmak; kimsenin gerçekten bilmediği biri olmaktan daha ağır bir yalnızlık taşıyor. Samimiyetin kaybolduğu bir çağda, en büyük direniş belki de az ama gerçek ilişkiler kurabilmektir.