Türkiye siyasetinde uzun zamandır beklenen bir dönemeçten inişli çıkışlı bir şekilde geçiyoruz. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 21 Kasım 2025 tarihli oylamasında İmralı ziyareti için verilen “evet” kararı, yalnızca bir teknik karar değil; Türkiye’nin demokratik olgunluğu, cesareti ve yönünün ne olacağına dair kapsamlı bir işaret fişeğidir. Bu süreçte en dikkat çeken ise, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin sahaya koyduğu kararlı iradedir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçmiş süreçlerde olduğu gibi bugün de Türkiye’nin huzuru ve normalleşmesi için gereken siyasi riskleri almaktan geri durmadı. Komisyonun yetkilendirilmesi, kapalı kapılar ardında değil, kamuya açık ve açık sorumlulukla ilerletildi. Bu, Erdoğan’ın devlet aklıyla siyaset aklını birleştiren çizgisinin en son yansımasıdır. Oylama öncesi Cumhurbaşkanlığı’nın gösterdiği yön, sürecin hem anayasal meşruiyetini hem de siyasi ağırlığını belirlemiş oldu.
Ancak bu süreçte en cesur adımlardan biri, şüphesiz Devlet Bahçeli tarafından atıldı. Bahçeli’nin uzun zamandır dillendirdiği “Gerekirse ben giderim” sözleri artık yalnızca bir retorik değil; ülkenin barış riskini omuzlamaya talip bir liderliğin manifestosu hâline geldi. MHP’nin komisyona hukukçu Feti Yıldız ve Celal Adan gibi dirayetli isimlerle omuz vermesi, AK Parti ile uyumun ötesinde, millî birlik vizyonunun ortak yürüyüşü olarak kayda geçti. Bugüne kadar barış kavramına mesafeli olduğu iddia edilen bir siyasi geleneğin, bugün sürecin yükünü taşımaya bu kadar hazır oluşu, Türkiye siyasetinde ibreleri tamamen değiştiren bir gelişme niteliğinde.
CHP’nin tutumu ise bu cesareti gölgede bırakmak için yetersiz kalıyor. Kendini zaman zaman “barışın dili”, “her kesimin ve Kürtlerin dostu” olarak sunan CHP, bu kritik süreçte komisyona üye dahi vermeyerek sorumluluk almaktan kaçınan ürkek bir siyaset tarzı ortaya koydu. Oylamayı boykot etmeleri, “barış bizden sorulur” söyleminin içini boşaltan bir tutarsızlık olarak tarihe not düşüldü. Cumhuriyet Halk Partisi eğer gerçekten barış adına söz sahibi olmak istiyorsa, risk almadan sonuç bekleyemeyeceğini artık görmek zorundadır.
DEM Parti, TİP, EMEP, AK Parti ve MHP ise net bir “evet” iradesiyle süreci sahiplenenler olarak öne çıkıyor. Bu tablo, siyaset sahnesinde barış konusunun sadece belli bir ideolojik koridora sıkışmadığını; sağından soluna, muhafazakârından özgürlükçüsüne geniş bir mutabakat oluşturduğunu gösteriyor. Bu, Erdoğan ile Bahçeli’nin “Yeni Türkiye normalleşmesi” olarak ifade edilen politik hattının ne kadar geniş bir zeminde karşılık bulduğunun da gösterisi.
Karara “hayır” diyen DSP, HÜDA-PAR ve Demokrat Parti ise, Türkiye’nin yeni siyasi iklimine uyum sağlamakta zorlanan geleneksel reflekslerin temsilcileri gibi duruyor. Öte yandan Yeni Yol Grubu’nun çekimser kalışı, risk almadan politika üretme ısrarının bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Bütün tabloya baktığımızda net bir gerçek ortaya çıkıyor: Bu sürecin siyasi cesaretini taşıyan iki isim var: Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli.
Bir ülke, ancak liderleri risk aldığında ileri gider. Bugün masaya konulan irade, yıllardır ötelenen, korkulara ve seçim hesaplarına kurban edilen bir sürecin yeniden başlamasını mümkün kılıyor. Siyasi tarih, bu tür kritik anlarda ileri adım atanları yazarken; geride bekleyenlerin ise yalnızca notunu düşer.
Sonuç olarak, İmralı kararı sadece bir ziyaretten ibaret değildir; Türkiye’nin kendi özgüvenini yeniden kazandığı bir dönemin başlangıcıdır. Ve bu başlangıcın arkasındaki iki isim, sürecin siyasi mühendisleri olan Erdoğan ve Bahçeli'dir. Diğerleri ise ya süreci okuyor, ya takip ediyor, ya da kenarda izlemeyi tercih ediyor.
Cesaretle yürüyenler belli; gölgede kalanlar da…