İçinden geçtiğimiz bu ahir zamanın en sert kırılması belki de şudur: devlet çıkarı, ümmet vicdanının önüne geçtiğinde, haritalar büyür ama kalpler küçülmektedir. “Realpolitik” adı verilen bu soğuk akıl, çoğu zaman hakikatin değil, gücün yanında saf tutar. Oysa Aziz Kur’an, müminleri “birbirlerinin velileri” olarak tanımlar (Tevbe 9/71) ve “Müminler ancak kardeştir” (Hucurât 49/10) hükmünü vazeder. Devletler arası denge siyaseti, ümmet içi merhamet siyasetini yuttuğunda; diplomasi kazanır gibi görünür, fakat ahlak kaybeder. Gazze’nin enkazı altında kalan sadece binalar değildir; ümmetin müşterek sorumluluk duygusu da orada gömülüdür.

Gazze son yıllarda yalnızca bir coğrafya değil, bir turnusol kâğıdı oldu. Devletler, insani trajediyi kınama metinlerine sıkıştırırken, fiilî ve caydırıcı adımların yokluğu, “çıkar” kelimesinin “kardeşlik” kelimesini nasıl bastırdığını gösterdi. İslam hukukunun temel ilkelerinden “zararın giderilmesi” prensibi ve maslahatı gözetme anlayışı, maslahatı sadece milli menfaatle eşitlemez; ümmet maslahatı da vardır. Fakat ulus-devlet çağında maslahat, çoğu kez sınır kapılarında daraltıldı.

Suriye ve Irak krizleri, mezhep, etnik kimlik ve jeopolitik hesapların, ümmet tasavvurunu nasıl parçaladığını gösteren acı bir laboratuvar oldu. Aynı kıbleye dönen toplumlar, farklı dış desteklerle karşı cephelere itildi. Kur’an’ın “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Mâide 5/8) emri, sahada çoğu zaman duyulmadı. Adalet, tarafgirliğin gölgesinde kaldı. Devletler güvenlik endişelerini önceledi; ümmet ise güven duygusunu yitirdi.

Şimdi de İran örneğinde görüldüğü gibi, bölgesel güç projeksiyonu ile ümmet dayanışması arasında kurulan gerilim, İslam dünyasında derin fay hatları oluşturdu. Şiî-Sünnî gerilimi üzerinden yürüyen vekâlet savaşları, kardeşlik hukukunu aşındırdı. Oysa “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılmayın” (Âl-i İmrân 3/103) emri, mezhep üstü bir birlik çağrısıdır. Devlet aklı, mezhebi araçsallaştırdığında; din, siyasetin aparatı hâline gelir ve ahlaki otoritesini kaybeder.

Tarih bize şunu açıkça öğretir: siyasi birlik ile dini birlik her zaman örtüşmemiştir. Abbâsîler döneminden Osmanlı-Safevî rekabetine kadar, güç mücadelesi çoğu kez ümmet retoriğiyle meşrulaştırılmıştır. Ancak retorik ile gerçek arasındaki mesafe büyüdükçe, toplumlarda dindarlık duygusu ya savunmacı bir kimliğe ya da sessiz bir küskünlüğe dönüşür. Bugün de benzer bir kırılma yaşıyoruz: hutbelerde kardeşlik, masalarda çıkar konuşuluyor.

Uluslararası ilişkiler teorisi bize devletlerin “anarchic system” içinde güvenlik aradığını söyler. Fakat Müslüman toplumların siyasal tahayyülü, salt güvenlik değil, adalet merkezlidir. “Şahitler olun; adaleti ayakta tutun” (Nisâ 4/135) emri, sadece bireysel değil, kurumsal bir yükümlülüktür. Devlet çıkarı adına zulme sessiz kalmak, pasif bir ortaklıktır. Sessizlik de bir tercihtir; tarih onu kaydeder.

Gazze’de çocuklar ölürken yapılan ticaret anlaşmaları; Suriye’de şehirler yıkılırken sürdürülen stratejik pazarlıklar; bölgesel rekabet uğruna derinleşen bloklaşmalar… Bunlar sadece diplomatik manevralar değildir; ümmet bilincinin aşınmasıdır. Ümmet, romantik bir nostalji değil; ahlaki bir dayanışma sözleşmesidir. Bu sözleşme ihlal edildiğinde, Müslüman coğrafya yalnızca dış müdahalelere değil, iç çözülmeye de açık hâle gelir.

Elbette devletin güvenliği, kamu düzeni ve vatandaşının selameti meşru önceliklerdir. Ancak İslam siyaset düşüncesi, “adalet olmadan bekâ olmaz” ilkesini hatırlatır. Bekâ söylemi, adaleti askıya almanın bahanesi olduğunda, uzun vadede daha büyük kırılmalar doğurur. Zira adalet, güvenliğin zeminidir. Ümmetin bir yerinde kan akarken diğer yerinde refahın sürmesi, ahlaki bir çelişki üretir ve bu çelişki genç kuşakların zihninde derin bir güvensizlik bırakır.

Bu yazı bir hamaset çağrısı değil, bir muhasebe davetidir. Kınama metinleriyle yetinen, diplomatik denge adına zulme mesafe koymayan, mezhep veya ulusal çıkar adına kardeşlik hukukunu erteleyen her yaklaşım; Kur’an’ın açık hükümleri karşısında savunmasızdır. “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur” (Hûd 11/113) uyarısı, sadece bireysel değil, kolektif bir ikazdır. Meyil bazen bir imza, bazen bir suskunluktur.

Son olarak, ümmet bilinci, romantik bir slogan değil; ağır bir sorumluluktur. Devlet çıkarı ile ümmet hukuku arasında tercih anı geldiğinde, en azından zulmün karşısında açık bir ahlaki duruş sergilemek mümkündür. Bugün Gazze, Suriye ve bölgesel gerilimler bize aynayı tutuyor. Aynada gördüğümüz yüz, ya mazeretlerin yüzü olacak ya da adaletin. Eğer utanma duygumuz hâlâ canlıysa, bu utanma bir başlangıç olabilir. Çünkü hakikat nettir: İslami kardeşlik, çıkarın değil; adaletin gölgesinde büyür.