Türkiye’nin yakın tarihinin en tartışmalı ve kritik meselelerinden biri, Kürt meselesi etrafında şekillenen çözüm arayışlarıdır. Bu bağlamda “yeni çözüm süreci”nin gündeme gelmesi yalnızca güvenlik eksenli bir tartışmayı değil; aynı zamanda toplumsal barış, demokratik temsil, ekonomik kalkınma ve bölgesel istikrarla ilgili bir dizi boyutu yeniden açığa çıkarmaktadır.

Her çözüm sürecinin toplumsal zeminde yarattığı umut ve kaygılar kadar, sürece dâhil olan aktörlerin konumu da geleceğin belirlenmesinde tayin edici rol oynamaktadır. Bu noktada sayın Devlet Bahçeli'nin liderliğinde Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) bu sürecin öznesi olarak yer alması, yalnızca siyasi konjonktürün bir gereği değil, aynı zamanda tarihsel ve sosyolojik bir dönüşümün iyiye doğru işaretidir.

MHP, kurulduğu günden bu yana Türk milliyetçiliğinin en katı ve tavizsiz temsilcilerinden biri olarak bilindi. 1970’lerden itibaren “ülkücü hareket” kimliğiyle şekillenen bu siyasal damar, Kürt meselesine karşı da sert güvenlikçi söylemleriyle öne çıkmıştır. Bu durum, özellikle 1990’lı yıllarda devletin güvenlik politikalarıyla örtüşmüş ve partiye bir tür ideolojik meşruiyet alanı kazandırmıştır.

Ancak 2002'de başlayan Ak Parti iktidarı ile zamanla küresel ve bölgesel dinamikler, ulusal politikanın tek boyutlu güvenlik anlayışını aşındırmış; Kürt meselesi, sadece silahlı çatışma ve terör bağlamında değil, ekonomik eşitsizlikler, kimlik hakları, demokratik katılım ve kültürel çeşitlilik gibi boyutlarla da değerlendirilmek zorunda kalmıştır.

Yeni bir çözüm sürecinde MHP’nin özneleşmesi, iki açıdan önemlidir: İlki, sosyo-politik meşruiyet üretme kapasitesidir. Türkiye’de milliyetçi tabanın önemli bir kısmını temsil eden MHP, çözüm arayışının aktörlerinden biri olduğunda, süreç sadece belli bir ideolojik kanadın girişimi olmaktan çıkar, daha geniş bir toplumsal meşruiyet zeminine kavuşur. Bu, toplumun milliyetçi kesimlerinde güven kaygılarını azaltırken, aynı zamanda müzakereyi “ihanet” ya da “bölünme” retoriğinden çıkarıp “milli birlik” bağlamına oturtma imkânı doğurur.

İkincisi ise ekonomik boyuttur. MHP’nin dahil olduğu bir çözüm süreci, yalnızca Güneydoğu’da değil, Türkiye’nin geneline yayılan güvenlik harcamalarının azalmasını, yatırım ortamının iyileşmesini ve sosyo-ekonomik kalkınmanın hızlanmasını kolaylaştırabilir. Tarihsel olarak bakıldığında da çatışma ve şiddetin gölgesinde kalan bölgelerin ekonomik geri kalmışlığı, çözüm süreçlerinin başarısızlığının en önemli sebeplerinden biri olmuştur.

Tarihsel örnekler, milliyetçi hareketlerin dönüşümünün barış süreçlerinde kritik rol oynadığını göstermektedir. İrlanda’da Sinn Féin’in siyasal alana yönelmesi ve İspanya’da Bask milliyetçiliğinin radikal kanattan demokratik siyasete evrilmesi, milliyetçi tabanı temsil eden yapıların süreçlere dahil olduğunda toplumsal kabullenmenin hızlandığını ortaya koymuştur. Türkiye bağlamında da MHP’nin özne olması, benzer bir kırılma yaratabilir. Çünkü mesele artık yalnızca “Kürtlerin talepleri” ya da “devletin güvenliği” değil, milliyetçi-muhafazakâr tabanın da ikna edilmesi gereken bir toplumsal uzlaşma zeminidir.

MHP’nin yeni çözüm sürecinde aktif rol alması, sosyo-kültürel düzeyde toplumsal barışa, siyasal düzeyde sistemin istikrarına ve ekonomik düzeyde kalkınma potansiyeline katkı sunma imkânı barındırmaktadır. Ancak bu rol, retorik bir katılımdan ziyade, gerçek anlamda diyalog ve yapıcı bir tutumla mümkün olabilir, ki şuana kadar MHP'nin tavrı gereğinden fazla olumlu seyretmektedir. Aksi takdirde milliyetçi kesimlerin sürece dahil edilmemesi ya da sürecin dışında kalması, önceki deneyimlerde olduğu gibi toplumsal kutuplaşmayı ve sürecin kırılganlığını yeniden üretecektir.

Sonuç olarak, yeni çözüm sürecinin başarısı, yalnızca aktörlerin masaya oturmasına değil, aynı zamanda toplumsal mutabakatın en geniş kesimlere yayılmasına bağlıdır. Bu açıdan MHP’nin özne olarak yer alması, sürecin hem tarihsel bir kırılma yaratmasına hem de Türkiye’nin geleceğinde kalıcı bir barış ve refah düzeni kurulmasına giden yolu açabilecek olumlu ve stratejik bir adımdır.