Yaz aylarını bitirip sonbahar ve kışa doğru emin adımlarla ilerlediğimiz bu vakitler nevi şahsına münhasır olarak çok değerlidir. Çünkü kış/zıvıstan tüm heybetiyle gelmekteyken anılar da tepreşiyor.
Ağrı’nın üzerine çöken kış, sıradan bir mevsim döngüsünden çok, bir zincir, bir esaret, bir görünmez pranga gibidir. Zıvıstan, yani kış, burada sadece soğuğun değil, aynı zamanda hayatın ritmini, toplumun alışkanlıklarını ve bireyin duygu dünyasını belirleyen bir hâkimdir. Kar, aylarca kalkmayan beyaz bir örtüden çok, şehrin ruhunu kaplayan ağır bir sessizliktir. Sert soğuk, evlerin duvarlarını değil, insanların yüz çizgilerini, umutlarını, hatta göç yollarında terk ettiği hatıralarını bile şekillendirir.
Kışın en keskin yüzü, mimariyi belirler: taş duvarlı evler, dar pencereler, bacalardan tüten isli duman… Bu yapılar, sadece soğuğu değil, aynı zamanda zamanın yavaş akışını da içeride tutmaya çalışır. Evler adeta küçük birer kale gibidir; dışarıdaki beyaz çöl karşısında korunma arayışıyla örülmüş siperler… Fakat bu kalelerin içinde biriken yalnızlık, kimi zaman tandırın veya sobanın çıtırtısından daha sert, daha yakıcıdır. İnsan, dışarıdaki tipiyle savaşmakla kalmaz; içeride kendi sıkışmışlığının yankısıyla da mücadele eder.
Kültürel doku da kışa teslim olur. Uzayan geceler, bitmek bilmeyen fırtınalar insanları uzun sohbetlere, dengbêjlere, masallara, destanlara ve çay eşliğinde bitimsiz tartışmalara sürükler. Doğubayazıt’ın kaçakçılar pasajından getirilen çayın demindeki koyuluk, aslında hayatın sıkışmışlığını hafifleten bir tesellidir.
Yemek kültürü dahi soğuğun bir yansımasıdır; etin, yağın, unun ve hamurun ağır ağırlığı, bedeni ayakta tutmaya çalışırken, ruhu da sırtlanır. Kış sofraları, hem paylaşımın hem de çaresizliğin aynasıdır: karın bastırdığı yollar yüzünden ulaşılamayan pazarların boşluğunu, eldeki az ile yetinmenin kültürünü hatırlatır.
Fakat kışın en ağır bedelini toplumsal yapı öder. Uzayan kışlar, insanı göçe mecbur bırakır. Çalışacak, kazanacak, ailesini geçindirecek yol bulamayan nice bağrı ve yanağı yanık filinta genç, uzak illere, hatta başka ülkelere savrulur. Zıvıstan, sadece kar yağışıyla değil, nüfusun eriyişiyle de ölçülür. Göç edenin geride bıraktığı boşluk, sadece bir hane değil; bir semtin, bir köyün, bir kentin ruhundan koparılmış parçadır. Göç, Ağrı’nın belleğine işlenmiş kalıcı bir izdir; kış gibi geri dönmesi imkânsız bir kayıp.
İnsanın duygu dünyası da bu esaretten payını alır. Soğuk, bireyin içini örter; coşkuya, hayale, hatta aşkın sıcaklığına gölge düşürür. Bir tür duygusal donukluk, kışın en acımasız hediyesidir. Ağrı insanı, bahar gelince sanki yeniden doğar ama hiçbir zaman tam çözülmez; çünkü her zıvıstan, biraz daha kırılgan, biraz daha yorgun bırakır.
Az gelişmişlik meselesi de bu kışın kaderini pekiştirir. Karla kapanan yollar, ulaşamayan sağlık hizmetleri, geciken yatırımlar, eğitimdeki imkânsızlıklar… Bütün bunlar bir kader değilse bile, kışın insana dayattığı bir mukadderattır. Modernleşmenin hızlı trenine binemeyen bu coğrafya, her kış biraz daha dışarıya kapanır, biraz daha içine gömülür. Bir anlamda kış, sadece doğayı değil, gelişmeyi de dondurur.
Ağrı’da kış, bir iklim değil, bir hükümranlık gibidir. Bu hükümranlığın adı “Zıvıstan”dır; bazen beyaz bir güzellik gibi görünür, bazen kartpostallık manzaralar sunar, ama ardında hep aynı acı hakikat gizlidir: bir şehrin kaderini belirleyen ağır bir esaret. Ve bu esaretin bedelini, insanlar sadece donan elleriyle değil, umutlarıyla, hayalleriyle, gelecek tasavvurlarıyla öderler. Kış, Ağrı’nın üzerine çöken karanlık bir kefen değilse de, hiç kuşkusuz onun ruhunu sarıp sarmalayan görünmez zincirlerdir.