Salı günü özelde Bulanık Meslek Yüksekokulu öğrencilerine ve genelde herkesin katılımına açık olarak yaptığımız çevrim içi söyleşide konuğumuz, University of the West of England’dan Prof. Dr. Mehmet Emin Aydın hocamızdı. Aslen Kars’ın Kağızman ilçesinden olan hocamız, kendi akademik serüvenini, yurtdışı tecrübelerini ve İngiltere’de yapay zekâ üzerine yaptığı akademik çalışmaları anlatırken özellikle bir kavrama dikkat çekti: akademik kurumların “Uluslararasılaşma" ile imtihanı. Bu kavram ekseninde Anadolu taşrasında kurulu üniversitelerin performanslarını, yaşadıkları sorunları ve geleceğe dair çözüm arayışlarını ele almak sanki kaçınılmaz hale geldi.
Uluslararasılaşma, üniversitelerin eğitim-öğretim, araştırma ve toplumsal hizmet işlevlerini coğrafi, kültürel ve disiplinlerarası sınırları aşarak genişletmesi anlamına geliyor. Bu, yabancı öğrencilerin ve öğretim üyelerinin varlığı, yabancı dilde programlar, uluslararası araştırma işbirlikleri ve küresel görünürlük gibi bileşenleri içeriyor. Türkiye özelinde yükseköğretimin uluslararasılaşması, Yükseköğretim Kurulu tarafından stratejik hedef olarak belirlenmiş durumda. Ancak taşra üniversiteleri bu hedefte büyük şehirlerdeki kurumlara oranla çok daha yavaş ilerlemekte.
Anadolu’nun taşrasında kurulan üniversiteler -çoğu 1990 sonrası açılanlar- coğrafi uzaklık, altyapı ve vizyon eksikliği ve sınırlı kaynaklar nedeniyle dezavantajlı bir konumda bulunuyor. Öğrenci profili çoğunlukla yerel, kampüsler ekonomik olarak mütevazı, sosyal yaşam alanları dar. Bu koşullar, uluslararası öğrenci veya öğretim üyesi çekimini zorlaştırıyor. “Merkez” ile “taşra” arasındaki fark yalnız fiziki değil, kültürel ve akademik sermaye açısından da derinleşiyor.
Yabancı öğrenciler açısından Türkiye ilgi çekici bir ülke olsa da tercih edilen yerler çoğunlukla büyük şehirler veya köklü üniversiteler oluyor. 2025 yılı itibarıyla Türkiye’deki uluslararası öğrenci sayısı 350 bini aşarak dünyada ilk 10 ülke arasına girdi. Bu öğrenciler toplam yükseköğretim nüfusunun yaklaşık %7,49’unu oluşturuyor; bu oran OECD ortalaması olan %6,62’nin üstünde. Ancak bu sayının çok küçük bir kısmı taşra üniversitelerinde eğitim görüyor. Taşra kurumlarında barınma, dil desteği, sosyal uyum ve akademik rehberlik hizmetlerinin sınırlı oluşu, bu dengesiz dağılımın en önemli nedenlerinden biri.
Uluslararasılaşmanın bir başka boyutu, öğretimin yabancı dilde yapılması ve uluslararası araştırma ağlarına katılımın yoğun olmasıdır. Türkiye genelinde üniversitelerin yalnızca %22’sinde İngilizce veya çift dilli programlar bulunurken, taşra üniversitelerinde bu oran %5’in altında. Yine, TÜBİTAK ve AB destekli uluslararası projelere katılım oranı merkezî üniversitelere göre oldukça düşük. Bu durum, hem akademik görünürlük hem de araştırma kalitesi açısından büyük farklar yaratıyor.
Kurumsal kapasite de belirleyici bir etmen. Uluslararası ofislerin profesyonel kadro eksikliği, bütçe sınırlamaları ve yönetimsel kısıtlar, taşra üniversitelerinde “uluslararasılaşma” çabalarını idari düzeyde zayıflatıyor. Kaynak ve strateji eksikliği, hedefle gerçeklik arasındaki uçurumu büyütüyor. YÖK’ün 2025 Strateji Belgesi’nde “amaç odaklı uluslararasılaşma” hedefi vurgulansa da bu hedefi destekleyecek finansman ve insan kaynağı taşrada yeterli düzeyde değil.
Bunun yanında, kalite ve sıralama baskısı da önemli. Türkiye’de üniversitelerin uluslararası görünürlük ölçütleri genellikle yayın sayısı, atıf oranı ve küresel sıralamalardaki konumla belirleniyor. Ancak taşra üniversitelerinin bu göstergelerde üst sıralarda yer alması neredeyse imkânsız. Bu durum, hem motivasyon kaybına hem de “biz zaten taşrayız” algısının yerleşmesine neden oluyor. Dış paydaşların da gözünde bu üniversitelerin cazibesi azalıyor.
Bir diğer mesele, yerel kimlik ile küresel hedef arasındaki gerilimdir. Taşra üniversiteleri, bulundukları bölgenin kültürel ve ekonomik kalkınmasına katkı sunmak gibi yerel bir misyon taşırlar. Ancak uluslararasılaşma hedefi çoğu zaman bu yerel misyonla çatışır. Yabancı dilde öğretim, uluslararası müfredat, küresel standartlara uyum derken yerel topluma hizmet boyutu zayıflayabilir. Oysa sürdürülebilir bir model, yerel kimliği korurken küresel ortaklıkları geliştirmeyi başarabilmelidir.
Uluslararasılaşmanın altyapısı sadece stratejiyle değil, insan kaynağıyla da ilgilidir. Yabancı dil yeterliliği, dijital beceriler, yayın yapma kültürü, akademik özgüven gibi alanlarda taşra üniversiteleri geriden geliyor. Uluslararası konferanslara katılım oranları düşük; yabancı öğretim üyeleriyle ortak makale üretimi sınırlı. Bu durum, hem öğretim üyelerinin hem de öğrencilerin küresel akademik kültüre entegre olmasını zorlaştırıyor.
Sonuç olarak, Anadolu taşrasında yer alan üniversiteler büyük bir potansiyele sahip olsa da, uluslararasılaşma süreçlerinde yapısal engellerle boğuşuyor. Bu kurumlar sadece “yabancı öğrenci sayısını artırmak” hedefiyle değil; “küresel bağlantılar kuran, bölgesel kalkınmaya katkı veren, yerel kimliğiyle dünyaya açılan” bir vizyonla hareket etmelidir. Uluslararasılaşma, birkaç yabancı öğrencinin kampüste dolaşmasından ibaret değildir; akademik zihniyetin, yönetim anlayışının ve iletişim dilinin değişimini gerektirir.
Bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için bazı adımlar kaçınılmazdır: Taşra üniversiteleri için bölgesel kalkınma ile küresel açılımı birleştiren özel uluslararasılaşma planları hazırlanmalı; yabancı dil ve araştırma altyapısına yatırım yapılmalı; akademik personelin uluslararası işbirlikleri teşvik edilmelidir. Ayrıca, uluslararasılaşma ölçütleri sadece sayı temelli değil, etki ve kalite odaklı olmalıdır. Ancak o zaman taşra üniversiteleri “dünyaya açık yerel merkezler” haline gelebilir.
Gerçek bir uluslararasılaşma, köklü bir zihniyet dönüşümüyle mümkündür; bu dönüşümün tohumları da tam olarak taşradan yeşerirse işte o zaman Anadolu’nun üniversiteleri küresel bilimin sahici aktörleri haline gelir.