Son iki haftada Türkiye’de siyasal dilin tonunda gözle görülür bir yumuşama ve millî dayanışma vurgusunda belirgin bir artış yaşanıyor.
Son iki haftada Türkiye’de siyasal dilin tonunda gözle görülür bir yumuşama ve millî dayanışma vurgusunda belirgin bir artış yaşanıyor. Özellikle güvenlik, anayasal düzen ve toplumsal barış başlıklarında yürütülen temaslar; yalnızca partiler arası nezaket trafiği olarak değil, devlet aklının yeniden tahkim edilmesi çabası olarak okunmalıdır.
Bu süreçte yürütme erkinin başı olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı son grup konuşmaları ve diplomatik temasları, “iç cepheyi sağlam tutma” söylemi etrafında şekillenirken; Cumhur İttifakı’nın diğer kurucu lideri Devlet Bahçeli’nin açıklamaları da millî mutabakat zeminini tahkim etmeye dönük bir irade beyanı olarak dikkat çekmiştir. TBMM kulislerinde yoğunlaşan görüşme trafiği, demokrasinin yalnızca sandıkla değil, müzakere ve kurumsal raporlama mekanizmalarıyla da güçleneceğini göstermektedir.
Bu çerçevede özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde son günlerde hazırlanan ve kamuoyuna yansıyan kapsamlı rapor, sürecin kurumsal ayağını görünür kılmıştır. İlgili komisyonun güvenlik, toplumsal bütünlük ve demokratik standartlar başlıklarını birlikte ele alması; terörle mücadele ile hukuk devleti ilkesi arasındaki dengenin korunması gerektiğini vurgulaması bakımından önemlidir. Raporda hem güvenlik risklerine hem de siyasal temsil kanallarının güçlendirilmesi gereğine işaret edilmesi, Türkiye’nin yeni dönemde “sert güç–yumuşak güç” dengesini birlikte kurgulama arayışında olduğunu göstermektedir. Böylece yürütmenin söylemi ile yasamanın çerçeve üretme kapasitesi arasında bir paralellik oluşmuştur.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilen son değerlendirme toplantıları ve güvenlik bürokrasisinin katıldığı istişareler, söz konusu raporun da işaret ettiği gibi iç güvenlik ile demokratik standartların birlikte ele alınabileceğini ortaya koymaktadır. Erdoğan’ın ekonomik reform ve bölgesel istikrar vurgusu; Bahçeli’nin anayasal sadakat ve millî birlik konularındaki net duruşu, TBMM raporunda altı çizilen “kurumsal dayanıklılık” kavramıyla örtüşmektedir. Bu eşgüdüm, devlet organları arasında stratejik bir senkronizasyon arayışının göstergesi olarak okunabilir.
Bölgesel bağlamda ise Suriye sahasında yaşanan son gelişmeler, söz konusu raporun güvenlik perspektifini daha anlamlı kılmaktadır. Sınır hattındaki kırılgan denge, göç yönetimi ve terörle mücadele başlıkları; hem yürütmenin hem yasamanın ortak gündemindedir. TBMM’de hazırlanan raporun, sınır güvenliği ile toplumsal uyum politikalarını birlikte değerlendirmesi; millî dayanışma söyleminin sadece retorik değil, somut politika önerilerine dayandığını göstermektedir.
Öte yandan muhalefet cephesinde, özellikle DEM çizgisinde görülen bazı söylemsel sertleşmeler ve iç tartışmalar, raporda vurgulanan “demokratik sorumluluk” ilkesinin önemini artırmaktadır. Demokratik eleştiri elbette meşrudur; ancak şiddetle arasına net mesafe koymayan ya da toplumsal hassasiyetleri gözetmeyen söylemler, millî dayanışma zeminini zayıflatmaktadır. TBMM raporunun altını çizdiği kapsayıcı siyaset ihtiyacı, yalnızca iktidar blokuna değil, tüm siyasal aktörlere yöneliktir.
Son haftalarda gerçekleşen parti liderleri görüşmeleri, ekonomik koordinasyon toplantıları ve güvenlik zirveleri; yasama organında hazırlanan raporla birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin çok katmanlı bir eşikte olduğunu göstermektedir. Demokrasi yalnızca rekabet değil; kriz anlarında ortak akıl üretebilme kapasitesidir. TBMM’nin rapor hazırlama ve çerçeve oluşturma işlevi, bu kapasitenin kurumsal tezahürüdür.
Sonuç olarak, son iki haftada şekillenen siyasal iklim; yürütme ve yasama organları arasında daha görünür bir eşgüdüm arayışına işaret etmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomatik ve siyasi inisiyatifi, Devlet Bahçeli’nin ittifak zeminini koruma yönündeki açıklamaları ve TBMM’de hazırlanan raporun ortaya koyduğu kurumsal çerçeve birlikte değerlendirildiğinde; Türkiye’nin hem iç barışı tahkim etmeye hem de bölgesel risklere karşı dayanıklılığını artırmaya çalıştığı görülmektedir. Bu sürecin kalıcı başarıya ulaşması ise eleştirel ama yapıcı bir siyasal dilin güçlenmesine ve millî dayanışmanın demokrasiyle birlikte yürütülmesine bağlıdır.