DOSTÇA BİR UYARI!
Bu süreçte “Kürdistan” tabirini kullanmak, Türk milliyetçiliğini süreç bozgunculuklarına alet olarak kullanmak isteyenlerin değirmenine su taşımaktan öte bir yararı yok.
“Kürdistan” diyen birini niyetinden bağımsız bölücü diye suçlamak, en fenası en ağır hakaretlere ve lince muhatap kılmak da, Türk-Kürt ittifakının anlamlı bir siyasi mimariye dönüştürülmek istendiği bir süreçte Kürt milliyetçiliğini Türk’e ve sürece karşıtlık eksenine oturtmak isteyen çevrelerin elini güçlendirmekten öte bir işe yaramadığını söylemek bile gereksiz.
Selçuklu ve Osmanlı belgelerinde, hatta Cumhuriyet’in ilk dönem belgelerinde bile var olan “Kürdistan”ın bir coğrafya ve bölge tanımı olduğu bilinen bir hakikattır.
İlk mecliste o bölgeden mebusların “Kürdistan mebusu” olarak meclis tutanaklarında yer aldığı da apaçık bilinen bir hakikattır.
Nitekim Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Başbakan iken meclis kürsüsünde yaptığı bir konuşmada bu hakikate dikkat çekmiş, ilk mecliste “Kürdistan Mebusu” ve “Lazistan mebusu” ibarelerinin zikredildiğini ayan beyan vurgulamıştır.
Sürecin bu kritik evresinde, tam da sonuca ulaşmak için son hamlelere odaklandığımız bir kritik eşikte, milliyetçilikleri kaşıyan ve kışkırtan bir tartışma iklimi oluşturmak bu ülkenin kardeşliğinin ve birliğinin hayrına değildir.
Ahmet Türk bölücü değildir.
Ayrı devlet veya etnikçi temelde federasyon ve otonomi isteyen biri değildir.
PKK’nın kurucu lideri ayrı devlet, federasyon ve otonomi gibi talepleri reddettiklerini deklare etmiştir.
Bugünkü haliyle ne Öcalan ne de DEM bölücüdür.
Zira taleplerinin hiç birinde etnik bölücülük yoktur.
Ayrı devlet, etnik temelde federasyon veya otonomi istemeyenleri ısrarla “bölücü” diye suçlayıp hedef göstermek, süreç karşıtlığının diğer maskesidir.
Bu suçlayıcı dil, sorunlu bir dildir.
Türkiye Cumhuriyeti devleti hepimizin devletidir.
Vatan, hepimizin vatanıdır.
Bayrak hepimizin bayrağıdır.
Türkçe de Kürtçe bizimdir.
Türk de Kürt de biziz.
“Kürdistan” deyimi Selçuklu ve Osmanlı atalarımızın haritalarında vardır.
Cumhuriyet’in meclis zabıtlarında vardır.
Diyeceğim o ki zarfa değil mazrufa bakalım.
Günümüzde bölgelerimizin ve coğrafyamızın yeni adları vardır.
Eski korkuları ve güvensizlikleri arttıracak deyimler yerine pekala hepimizi ortaklaştıran yeni kelimeler, deyimler ve tanımlar bulabiliriz.
Ama bölücü niyetle söylenmediği aşikar olan tarihi bir deyim üzerinden kanlı bir dövüşe yol açmanın ve dilimizi birbirimize karşı kılıç gibi kullanmamıza da gerek yoktur.
Ezelden ebede taşımak istediğimiz kardeşliğimizi ve ittifakımızı kelimelere ve deyimlere kurban eden bir zihni yerde hiç birimiz durmamalıyız.
Birlikte tarih yazmak ve hepimize kazandıracak bir barışı kalıcılaştırmak önümüzde tarihi bir fırsat olarak duruyorken, kelimelerin ve deyimlerin önümüzü kesmesine izin verirsek kendimize de ülkemize de çok yazık etmiş oluruz.
Dünü ve dünün tanımlarını geride bırakıp bugünü ve yarını birlikte inşa edecek yeni kelimelere yönelmeliyiz.
Eski kelimelerin varlığını inkar etmeden.
Dünümüze ait gerçekleri kabullenerek.
“Dün dünde kaldı cancağzım, bugüne dair yeni şeyler söylemek lazım!” diyen bilgeliği kuşanmak lazım.
Yarınımızı, Türkiye Yüzyılı’nı inkar üzerinden değil birbirimizi olduğu gibi kabul edip baş tacı ederek inşa etmeye koyulmamız lazım.
Ne Kürtler böler bizi, ne de tarihsel ve coğrafik bir deyim olan “Kürdistan” böler bizi…
Korkuya ve güvensizliğe gerek yok.
Türk ile Kürt gönülden bir olduğunda, sürecin nihayetinde arzulanan Türk-Kürt ittifakı siyasi bir mimariye dönüştüğünde coğrafya hepimize ait olur.
Birlenen coğrafyaların adı bütünleşmenin sembolüne dönüşür.
Tarih bizi çağırıyor.
Kendine değil ama kendinden hareketle yeni bir geleceğe.
Bir büyük birliğe ve bir büyük millet tasavvuruna.
O birlik üzerinden yeşerecek hepimize ait güçlü tek devlete.
Odaklanacağımız yegane yer burası olmalı asıl.




