Prof. Dr. İrşad Sami Yuca’nın Kaleminden… Yalan Katmanlarının Altında Hayatın Çürümesi

Modern insan, hakikatin çıplaklığına tahammül edemediği için üzerine kat kat yalan örter. Bu yalanlar bazen bir tebessüm, bazen bir kariyer planı, bazen de “iyi görünme” telaşıdır. Günlük hayatın sıradan akışı içinde, kimse bu katmanların ağırlığını fark etmez; çünkü herkes aynı yükü taşımaktadır. Oysa bu, ortak bir kabullenilmiş yanılgıdır: Herkesin rol yaptığı bir sahnede, gerçeklik çoktan kulislerde unutulmuştur.

Kent yaşamı, bu yalan katmanlarının en rafine üretim merkezidir. Betonun yükseldiği her yerde, insanın iç dünyası biraz daha alçalmaktadır. Reklam panoları mutluluğu pazarlarken, insanların gözleri yorgunlukla doludur. Modern tüketim kültürü, ihtiyacımız olmayan şeyleri bize zaruriymiş gibi sunarken, aslında en temel ihtiyacımız olan ilahi hakikati bizden çalmaktadır. İnsan, sahip olduklarının toplamı değil; kaybettiklerinin farkında olan bir varlıktır.

Tüketim zorbalığı, artık sadece ekonomik bir sistem değil; aynı zamanda ahlaki bir dönüşümün de aracıdır. Daha çok kazanmak, daha çok göstermek ve daha çok ifşalı beğenilmek üzerine kurulu bu düzen, insanı kendine yabancılaştırır. Kendi hakikatinden uzaklaşan birey, başkalarının gözünde var olmaya çalışırken aslında yok olur. Bu yok oluş, gürültülü değil; aksine son derece sessiz ve derindir.

İronik olan şudur ki, insan en çok “özgürüm” dediği çağda en fazla kendi kendini bağımlı hale getirmiştir. Sosyal medyada özgürce konuştuğunu sanan birey, algoritmaların görünmez zincirleriyle yönlendirilir. Kendi fikrini ifade ettiğini düşünen zihinler, çoğu zaman kendilerine sunulan seçenekler arasından tercih yapmaktadır. Bu, özgürlük değil; modern bir illüzyondur.

Toplumun yalan katmanları sadece bireysel değil, kolektif bir inşadır. Hep birlikte susarak, görmezden gelerek ve kabullenerek bu yapıyı büyütürüz. Doğruyu söylemenin bedelinin ağır olduğu bir yerde, yalan en güvenli liman haline gelir. Fakat unutulan bir gerçek vardır: Yalanın üzerine inşa edilen hiçbir yapı kalıcı değildir. Eninde sonunda çöker ve altında en çok da onu savunanları bırakır.

İşte tam bu noktada, insanın ilahi hakikatle yeniden buluşması gerekir. Bu buluşma, dışarıda değil; insanın kendi iç dünyasında başlar. Kur’an-ı Kerim, bu anlamda yalnızca bir inanç metni değil, aynı zamanda bir hayat rehberidir. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin” (Ahzâb, 70) ayeti, sadece bir öğüt değil; aynı zamanda toplumsal bir kurtuluş reçetesidir. Çünkü doğru söz, sadece bireyi değil, toplumu da inşa eder.

Bir başka ayette ise hakikat ve yalan arasındaki ayrım net bir şekilde ortaya konur: “De ki: Hak geldi, batıl yok olup gitti. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur” (İsrâ, 81). Bu ilahi beyan, modern dünyanın tüm yapay gerçekliklerine karşı güçlü bir hatırlatmadır. Yalan ne kadar süslü olursa olsun, hakikatin karşısında erimeye mahkûmdur. Sorun, hakikatin görünmez olması değil; ona bakacak gözü ve kalbi cesareti kaybetmiş olmamızdır.

Sonuç olarak, modern hayatın dayattığı yalan katmanlarını söküp atmak, kolay bir süreç değildir. Bu, hem bireysel bir yüzleşme hem de toplumsal bir dönüşüm gerektirir. Ancak insan, ilahi hakikati aramaktan vazgeçmediği sürece umut vardır. Çünkü hakikat, her zaman oradadır; sessiz, sade ve sarsılmaz. Onu bulmak için yapılması gereken tek şey, yalanın konforundan vazgeçmektir.