Prof. Dr. İrşad Sami Yuca’nın Kaleminden... Sessizce Fısılda…

İnsan dünyaya geldiğinde elleri boştu; hayat boyunca o elleri makamla, servetle, şöhretle, eşyayla ve nice arzuyla doldurmaya çalıştı.

Sessizce fısılda… Çünkü insanın en hakiki muhasebeleri kalabalıkların içinde değil, kendi içine döndüğü o derin sessizlikte başlar. Dünya, insana sürekli bağırmayı öğretir ve daha çok kazan, daha çok görün, daha çok konuş, daha çok sahip ol der sürekli. Oysa ömür, bütün bu gürültünün arasında usulca kulağımıza başka bir hakikati fısıldar: “Bunların hiçbiri seninle gelmeyecek.” İnsan dünyaya geldiğinde elleri boştu; hayat boyunca o elleri makamla, servetle, şöhretle, eşyayla ve nice arzuyla doldurmaya çalıştı. Fakat ölüm geldiğinde yine elleri boşalacak. İşte hikmet, dünyayı terk etmekte değil; dünyaya sahip olurken dünyanın sana sahip olmasına izin vermemektedir. Çünkü dünya bir ev değil, bir konaklama yeridir; insan burada misafirdir. Misafir, kaldığı hanın duvarlarını kendi evi sanarsa yolculuğunu unutur.

“Ey insan, yaşadığın hayat kadar, yaşayacağın hayatı da düşün.” Çünkü insan yalnızca bugünün insanı değildir; geçmişinden gelen ve geleceğe yürüyen bir emanettir. Dün artık yoktur, yarın henüz gelmemiştir. İnsan ise ikisinin arasında, adına “ömür” denilen incecik bir köprü üzerinde yürümektedir. Bu köprüden geçerken kimi insan yalnızca ayağının bastığı yere bakar; kimi ise ufka bakarak yürür. Birincisi dünyayı bütün hakikat zanneder, ikincisi dünyanın bir işaret olduğunu fark eder. Ahiret düşüncesi dünyayı küçümsemek değildir; tam tersine, dünyadaki davranışlarımızın ağırlığını artırmaktır. Çünkü eğer hayat yalnızca doğumla ölüm arasındaki birkaç on yıldan ibaret olsaydı, iyiliğin karşılıksız, adaletin eksik, fedakârlığın anlamsız kalması mümkün olurdu. Oysa insanın kalbindeki adalet duygusu, sonsuzluğa açılan bir pencere gibidir.

“Dünyayı elinde tut, kalbinde değil.” Çünkü insanın imtihanı mal sahibi olmak değil, malın insanın sahibi olmasına engel olmaktır. Makam sahibi olmak değil, makamın karakterini değiştirmesine izin vermemektir. Sevilmek değil, sevginin içinde kendini kaybetmemektir. Başarı değil, başarının ardından kibirlenmemektir. Dünya nimettir; fakat nimet, sahibini Yaradan’dan uzaklaştırıyorsa nimetten imtihana dönüşür. Bir avuç toprağın üzerinde kurulan saraylar, insanın gözünü büyütebilir ama mezarın kapısını küçültmez. En yüksek makamın bile sonunda bir kefene sığacak kadar küçüldüğünü hatırlamak, insanı dünyadan koparmaz; insanı dünyanın aldatıcılığından kurtarır. Belki de gerçek zenginlik, çok şeye sahip olmak değil, sahip olduklarının seni esir alamamasıdır.

“Ölümü hatırla ama hayatı ihmal etme.” Çünkü hikmetli denge tam da buradadır. Ahireti düşünen insan dünyadan kaçmaz; aksine dünyadaki sorumluluğunu daha ciddi taşır. Çalışır, üretir, ailesine sahip çıkar, insanlara fayda sağlar, adalet için gayret eder, toprağı işler, ilim öğrenir, iyiliği çoğaltır. Fakat bütün bunları ebedîleşmek için değil, geçici olanın içinde kalıcı bir anlam bırakmak için yapar. Bir ağacı, gölgesinde oturmayacağını bilse bile diken insanın kalbinde ahiret şuuru vardır. Bir yetimin başını okşayan, kimsenin görmediği yerde bir iyilik yapan, hakkı olmadığı halde başkasının hakkına uzanmayan insan aslında geleceğine yatırım yapmaktadır. Çünkü bazı ameller vardır ki dünyada küçük görünür, fakat insanın ebediyet hesabında dağlar kadar ağır olabilir.

“Bir gün bu sesler susacak.” Bugün peşinden koştuğumuz alkışlar, tartışmalar, kırgınlıklar, hesaplar, kıskançlıklar ve bitmek bilmeyen telaşlar bir gün anlamsızlaşacak. İnsan, hayatının sonunda geriye dönüp baktığında belki de en çok, gereksiz yere kırdığı kalpleri ve gereksiz yere büyüttüğü meseleleri hatırlayacaktır. Çünkü zaman insana garip bir ders verir. Dün dünyanın sonu sandığımız şeylerin çoğu bugün hatırlanmıyor bile. O halde neden kalbimizi geçici şeylerin ağırlığıyla dolduralım? Neden birkaç günlük dünya için ebedî hayatımızı tehlikeye atalım? Bazen susmak bir erdemdir; affetmek bir zaferdir; vazgeçmek bir özgürlüktür. İnsan her kazandığını yanında götüremeyeceğini anlayınca, aslında neyi kazanması gerektiğini de anlamaya başlar.

“Sen bu dünyaya ait değilsin; bu dünyadan geçiyorsun.” Bir gün adın bir mezar taşında okunacak, ardından o isim de zamanın hafızasında silikleşecek. Fakat geride bıraktığın iyilikler, yetiştirdiğin insanlar, öğrettiğin bilgiler, onardığın kalpler ve Allah rızası için yaptığın güzellikler yaşamaya devam edebilir. İşte insanın dünya ile ahiret arasındaki en güzel dengesi budur. Yani dünyada yaşarken ahireti unutmamak; ahireti beklerken dünyadaki sorumluluklardan kaçmamak. Ne dünyayı ilah edinmek ne de hayatı anlamsız bir yük görmek. Yeryüzünde yürürken gökyüzünü hatırlamak gibi bir şey. Belki hayatın bütün hikmeti, insanın kendi kalbine gece yarısı eğilip bunu kimse duymadan söylemesidir. Ama sessizce fısıldar gibi ey saf! buradan geçiyorsun; fakat asıl yolculuğun henüz bitmedi.