İslam dünyasının en büyük trajedilerinden biri, nüfus, coğrafya ve kaynak bakımından büyük bir güce sahip olmasına rağmen ortak bir siyasi ve stratejik birlik oluşturamamasıdır. Yaklaşık iki milyara yaklaşan nüfusu, dünyanın en zengin enerji havzalarının büyük bölümünü barındıran coğrafyası ve köklü medeniyet birikimine rağmen İslam ülkeleri küresel siyasette çoğu zaman özne olamamakta ve edilgen bir pozisyonda kalmaktadır. Bu durum yalnızca dış müdahalelerle açıklanamaz; aksine içsel realite çerçevesinde tarihsel kırılmalar, mezhepsel farklılıklar, etnik ve aşiretsel rekabetler, zayıf kurumsal yapılar ve siyasi elitlerin dar çıkar hesapları bu parçalanmanın temel dinamiklerini oluşturur. Bugün Gazze’den Suriye’ye, Yemen’den, Doğu Türkistan'a, Sudan'a, Afganistan'a, İran'a ve Libya’ya kadar uzanan krizler, bu dağınıklığın acı sonuçlarını gözler önüne sermektedir.
Tarihsel açıdan bakıldığında İslam dünyasında birlik fikrinin zayıflamasının dört halife döneminden itibaren başlayan bir süreç olmasına rağmen en önemli dönüm noktalarından biri 18. ve 19. yüzyılda hız kazanan sömürgecilik süreci ve ithal edilen ideolojik düşünce akımlarıdır. Osmanlı'nın zayıflamasıyla birlikte İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Batılı güçler Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yeniden şekillendirmiştir. 1916’daki Sykes–Picot Antlaşması ile bölge yapay sınırlarla bölünmüş, tarihsel ve toplumsal gerçekliklerle örtüşmeyen yapay devletler ortaya çıkarılmıştır. Bu sınırlar sadece coğrafyayı değil, aynı zamanda zihinleri de parçalamış; Arap milliyetçiliği, Fars ve Türk milliyetçiliği, sosyalist ve kapitalist akımlar ve diğer etnik kimlikler ümmet bilincinin önüne geçmeye başlamıştır.
Kültürel ve mezhepsel farklılıklar da ittihadın önündeki önemli engellerden biri olarak belirmiştir. İslam dünyasında Sünni, Şii ve diğer mezhepsel ve tarikat-cemaat aidiyetler çoğu zaman siyasi rekabetin aracı haline getirilmiştir. Özellikle İran ile bazı Arap ülkeleri arasındaki gerilimler, mezhep kimliğinin jeopolitik rekabete dönüştürülmesinin en belirgin örneklerindendir. Bu durum sadece teolojik bir ayrılık değil, aynı zamanda güç mücadelesinin ideolojik meşrulaştırma aracı haline gelmiştir. Böylece mezhep, siyasi sınırları daha da keskinleştiren bir fay hattı işlevi görmeye başlamıştır.
Etnik çeşitlilik de yanlış yönetildiğinde ayrışmayı derinleştiren bir faktör haline gelmiştir. Arap, Türk, Fars, Kürt, Peştu, Berberi, Malay ve daha birçok etnik topluluğun bulunduğu İslam dünyasında bu çeşitlilik bir zenginlik olabilecekken çoğu zaman rekabet ve güvensizlik üretmiştir. 20. yüzyılda yükselen milliyetçilik akımları ümmet fikrini daha fazla zayıflatmış ve ulus-devletler kendi çıkarlarını dini veya medeniyet perspektifinin önüne koymuştur. Bu durum özellikle modern devlet inşası süreçlerinde İslam dünyasının ortak hareket kabiliyetini sınırlamıştır. Bu gelişmeler karşısında medreseler, âlim ve ulema baskı ve düşünsel ayrılıkların da etkisiyle -İslam dünyasının içine sürüklendiği bu vahim gelişmeler karşısında- yetersiz ve pasif bir konumda kalmaları tabloyu daha korkunç hale getirmiştir.
Siyasal yapıların niteliği de ittihadın önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. Birçok İslam beldesinde İslami kurumların zayıf olması, siyasi meşruiyet krizleri ve iktidar elitlerinin iktidarı koruma kaygısı, bölgesel işbirliği girişimlerini zayıflatmaktadır. Ortak kurumlar kurma konusunda ortaya çıkan girişimler çoğu zaman sembolik düzeyde kalmıştır. 1969’da kurulan İslam İşbirliği Teşkilatı teorik olarak dünyanın en büyük uluslararası örgütlerinden biri olsa da siyasi etkisi sınırlı kalmıştır. Bu durum, kurumların güçlü siyasi iradelerle desteklenmediğinde ne kadar işlevsizleşebileceğini açık bir şekilde göstermektedir.
Psikolojik ve sosyolojik boyut da ihmal sanılanın aksine çok büyüktür. İslam dünyasında uzun süren sömürgecilik deneyimi kolektif bir özgüven kırılması oluşturmuştur. Birçok toplumda “büyük güçlerin müdahalesi olmadan hareket edememe” algısı yerleşmiştir. Bu psikolojik bağımlılık hali, uluslararası ilişkilerde stratejik vizyon geliştirmeyi zorlaştırmıştır. Ayrıca toplumların kendi iç sorunlarıyla yoğun biçimde meşgul olması, ortak bir medeniyet perspektifinin zayıflamasına da yol açmıştır.
Son yıllarda yaşanan trajediler bu parçalanmışlığın en acı sonuçlarını göstermektedir. Gaze’de yaşanan insani kriz, Suriye iç savaşının yarattığı büyük yıkım ve Doğu Türkistan ve Yemen’deki insani felaket, İslam dünyasının ortak bir siyasi irade ortaya koyamadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Batılı güçlerin askeri müdahaleleri ve bölgesel güç rekabetleri bu krizleri daha da derinleştirmiştir. Bu durum sadece siyasi bir zafiyet değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk krizidir.
Bununla birlikte İslam düşüncesinde birlik fikri son derece güçlü bir temele sahiptir. Kur’an’da “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin” (Âl-i İmrân 103) ayeti, ümmet bilincinin temel referanslarından biridir. Tarihte farklı dönemlerde ortaya çıkan siyasi birlikler, İslam dünyasının birlikte hareket ettiğinde büyük bir medeniyet gücü oluşturabildiğini göstermiştir. Bu nedenle ittihad fikri romantik bir ideal değil, aynı zamanda tarihsel bir gerçekliktir.
Bugün İslam dünyasının önünde duran en önemli görev, bu parçalanmışlığı aşacak yeni bir medeniyet perspektifi geliştirmektir. Bunun için birkaç temel ilke öne çıkmaktadır:
1. Kur’an’ın birlik çağrısını merkeze alan güçlü bir ümmet bilinci inşa edilmelidir.
2. Mezhepsel ve etnik farklılıklar çatışma nedeni değil, medeniyet zenginliği olarak görülmelidir.
3. Ekonomik işbirliği ve ortak pazar mekanizmaları oluşturularak siyasi birlik için zemin hazırlanmalıdır.
4. Ortak savunma ve güvenlik mekanizmaları kurulmalıdır.
5. Eğitim ve kültür alanında ortak medeniyet bilincini güçlendiren programlar geliştirilmelidir.
6. İslam ülkeleri uluslararası krizlerde ortak diplomatik tutum geliştirmelidir.
7. En önemlisi, siyasal elitler dar iktidar hesaplarını aşarak tarihsel sorumluluk bilinciyle hareket etmelidir.
İslam dünyasının bugün yaşadığı parçalanmışlık kader değildir; aksine tarihsel hataların, siyasi hesapların ve zihinsel dağınıklığın bir sonucudur. Eğer bu hatalar cesaretle analiz edilir ve ortak bir medeniyet vizyonu inşa edilirse, parçalanmış coğrafya yeniden güçlü bir dayanışma alanına dönüşebilir. Çünkü ittihad yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki ve tarihsel bir zorunluluktur.