Prof .Dr. İrşad Sami Yuca’nın Kaleminden... Ömrümün Üç Hali: Aldığımız Miras, Yaşadığımız Ömür, Bıraktığımız İz

İnsanın yaşadığı ömrün kıymeti yalnızca ne kadar yaşadığıyla değil, neye dönüştürdüğüyle ölçülmeli.

İnsan ömrünü üç hâl üzerinden düşünmek pekâlâ mümkün yani devraldığımız miras, yaşadığımız ömür ve geride bıraktığımız miras. Her insan dünyaya geldiğinde aslında bomboş bir sayfa açmaz; kendinden önce yaşamış insanların bıraktığı görünür ve görünmez mirasların içine doğar. Bir ailenin hatıraları, bir şehrin sokakları, bir köyün türküsü, bir annenin duası, bir babanın nasihati, bir dedenin mesleği, bir medresenin ilim geleneği, bir caminin minaresi, bir ustanın el emeği ve daha nicesi. Bütün bunlar insanın daha dünyaya gözlerini açmadan önce devraldığı büyük bir hafıza mirastır. Kimi miras, para ve mülkten ibarettir; kimi ise bir kelime, bir ahlak, bir inanç, bir edep, bir sanat veya bir hatıradır. Asıl zenginlik de çoğu zaman sandıklarda değil, insanın ruhuna ve hafızasına emanet işleyen bu görünmez miraslarda saklıdır.

Sonra insan kendi ömrünü yaşamaya başlar. İşte ikinci hâl budur; devraldıklarını kendi şahsiyetinden ilmek ilmek geçirerek bir ömür meydana getirebilmesidir. Buna belki bir “ömür parodisi” değil, bir ömür kompozisyonu demek daha doğru olabilir. Çünkü insan, kendisine verilen hayatın yalnızca tüketicisi değildir; onun aynı zamanda inşa edicisidir. Kimi insan kendisine bırakılan mirası büyütür, güzelleştirir ve çağının diliyle yeniden üretir. Kimi ise kendinden önce gelenlerin bütün değerlerini tüketerek geriye yalnızca bir yavan isim bırakır. Aynı aileden, aynı şehirden, hatta aynı kültürden çıkan insanların birbirinden bu kadar farklı olmasının sebebi biraz da budur. Miras aynıdır fakat ömür, insanın o mirasa kattığı anlam kadar farklılaşır.

İnsanın yaşadığı ömrün kıymeti yalnızca ne kadar yaşadığıyla değil, neye dönüştürdüğüyle ölçülmeli. Bir insan inancını güzel ahlaka, memleket sevgisini hizmete, yerel kimliğini ayrıştırmaya değil zenginliğe, ilmini hikmete, sanatını güzelliğe, sevgisini iyiliğe dönüştürebiliyorsa kendi ömrüne bir anlam katmış demektir. Çünkü kültür dediğimiz şey biraz da budur: Geçmişten aldığımızı olduğu gibi taşımak değil, onu incitmeden ve zenginleştirerek geleceğe aktarabilmek. Bir türküyü söylemek, bir kilimi dokumak, bir kitabı yazmak, bir öğrencinin elinden tutmak, bir ağacı dikmek, bir caminin avlusunu temizlemek, bir çocuğa güzel bir kelime öğretmek gibi. Bunların her biri insan ömrünün dünyaya bıraktığı küçük fakat kıymetli imzalardır.

Belki de insanın gerçek sınavı burada başlar: Kendisine bırakılanlardan ne yaptığı ve kendisinden sonra ne bırakacağı. Çünkü insan öldüğünde sahip olduğu evler, makamlar, unvanlar ve gösterişli eşyalar birer birer geride kalır. Fakat bir insanın yetiştirdiği talebe, öğrettiği bilgi, yaptığı iyilik, bıraktığı eser, söylediği güzel söz, yetiştirdiği evlat ve başkasının hayatına dokunan güzel bir davranış yaşamaya devam eder. Dini geleneklerimizde de insanın ardından devam eden hayırların kıymeti buradan gelir. Bir ömür, yalnızca sahibinin yaşadığı yıllardan ibaret değildir; başkalarının hayatında devam ettiği müddetçe uzar. Bazen bir insanın ömrü yetmiş yıl sürer ama bıraktığı güzel bir söz yüzlerce yıl yaşar.

Yerel kimlikler de bu büyük miras zincirinin önemli halkalarını barındırır. Bir beldenin taş evleri, bir mahallenin çeşmesi, bir medresenin ilim geleneği, bir köyün düğün adeti, bir annenin tandır başındaki emeği, bir ustanın zanaatı, bir ozan ve dengbejin mısraları, bir âlimin talebeleri aslında insanlığın büyük kültür hazinesine bırakılmış küçük ama eşsiz parçalardır. Modern hayatın en büyük kayıplarından biri de insanın kendi hikâyesinin köklerini unutmasıdır. Oysa köksüz insan yalnızca geçmişini değil, geleceğini de yoksullaştırır. Kendi yöresinin hikâyesini bilen, büyüklerinin hatırasını yaşatan ve bunu yeni kuşaklara aktarabilen insan, yalnızca geçmişe vefa göstermiş olmaz; geleceğe de bir kimlik armağan eder.

Bütün bunların merkezinde ise güzel duygular vardır. Merhamet, vefa, sadakat, adalet, haya, muhabbet, komşuluk, kardeşlik, kanaat ve şükür gibi manevi ilkeler. İslamın ve insanlığın en büyük mirası belki de bunlardır. İlim insana yol gösterir, sanat ona güzelliği fark ettirir, kültür ona kim olduğunu hatırlatır, inanç ise bütün bunlara bir mana ufku kazandırır. İnsan bu değerleri hayatında bir araya getirebildiğinde yalnızca kendi ömrünü yaşamış olmaz; kendinden önce gelenlerle kendinden sonra gelecekler arasında bir köprü kurar. Böylece bir ömür, biyolojik bir süreç olmaktan çıkar; bir emanete dönüşür. Emanetin hakkını vermek ise onu yalnızca korumak ve konuşmak değil, biraz daha güzelleştirerek teslim etmektir.

Sonunda insanın önünde kaçınılmaz olarak üçüncü hâl belirir: “Benden sonra ne kalacak?” İşte bütün mesele belki de bu soruda düğümlenir. İnsan doğarken bir miras devralır, yaşarken o mirası kendi ömrüyle biçimlendirir ve vefat ettiğinde geriye kendi mirasını bırakır. Kimi insanın ardından bir taş üzerinde adı kalır, kimisinin ardından bir kitap; kimisinin ardından bir bina, kimisinin ardından bir eser kalır. Fakat en büyük miras, insanların kalbinde kalan güzel izlerdir. Bir çocuğun “Bana bunu o öğretmişti.” demesi, bir öğrencinin yıllar sonra “Onun sayesinde hayatım değişti.” diye hatırlaması, bir şehrin bir insanın hizmetiyle güzelleşmesi, bir kültürün onun sayesinde kaybolmaktan kurtulması belki de ömrün en sahici karşılığıdır. İnsan, kendisinden önce gelenlerin mirasıyla dünyaya gelir; kendi ömrüyle o mirasa bir cümle ekler ve sonra çekilir. Mesele, o cümlenin nasıl bir cümle olduğudur. Çünkü nihayetinde ömür, ne kadar yaşadığımızdan çok, bizden sonra hayatın içinde ne kadar güzel yaşayabildiğimizdir.