Prof. Dr. İrşad Sami Yuca’nın Kaleminden... İnsanın Özünden Kaçış Hikâyesi

İnsan, özü olan Rabbine döndüğünde huzuru bulur. Bu öz, ne ideolojilerin ne de sistemlerin inşa ettiği bir şeydir.


İnsan, yaratılışı itibariyle yalın, sahici ve hakikate meyilli bir varlıktır. Özünde taşıdığı fıtrat, onu doğrudan doğruya hakikate, yani Rabbine kulluğa yöneltir. Bu yöneliş, ne bir maskeye ihtiyaç duyar ne de bir makyaja. Çünkü hakikat, süs kabul etmez; o ancak idrak edilir ve yaşanır. Fakat modern çağın karmaşıklığı, bu yalınlığı bir eksiklik gibi sunarak insanı kendi özünden uzaklaştıran sayısız yeni roller ve kimliklerle donatmaya başlar. Artık insan, kendisi olmak yerine, kendisine biçilen ya da kendisinin seçtiğini zannettiği maskelerle var olmaya çalışmaktadır.

Bugün fikir dünyasında bile samimiyet nadir bir meziyet hâline gelmiştir. İnsanlar düşündüklerini değil, düşünmeleri gerektiği öğretilenleri savunur hâle gelmiştir. Öyle ki bir fikrin doğruluğu değil, ne kadar popüler olduğu belirleyici olmuştur. Hakikat ise sessiz bir köşede, kalabalıkların gürültüsünden uzak, kendi hâlinde beklemektedir. Modern insanın ironisi de burada başlar: Herkes özgün olmak ister, ama herkes aynı kalıpların içine sıkışmıştır.

Siyaset sahnesi ise maskelerin en yoğun kullanıldığı alanlardan biridir. İlkeler yerini stratejilere, samimiyet yerini algı yönetimine bırakmıştır. Dün savunulan bir düşünce, bugün konjonktüre göre terk edilebilir. Bu değişim “esneklik” olarak sunulurken, aslında bir karakter erozyonunun itirafıdır. İnsan, kendi hakikatinden ne kadar uzaklaşırsa, o kadar çok rol yapmaya mecbur kalır.

Ekonomik hayatta da durum farklı değildir. İnsan, artık sahip olduklarıyla değil, sahip gibi göründükleriyle değer kazanmaktadır. Tüketim, bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir kimlik inşasına dönüşmüştür. Marka etiketleri, adeta modern insanın yeni kimlik kartlarıdır. Oysa bu sahte kimlikler, insanın içindeki boşluğu doldurmaz; sadece üzerini örter.

İnanç alanında ise en trajik tablo karşımıza çıkar. İnsan, Rabbine kulluk etmek yerine, kendi heveslerini ve çağın putlarını merkeze alır. İnanç, yaşanan bir hakikat olmaktan çıkar, vitrinlik bir unsur hâline gelir. Dindarlık bile bazen bir maske olur; gösterilenle yaşanan arasındaki uçurum derinleştikçe derinleşir. Böylece insan, en kutsal alanda bile kendine yabancılaşır.

Modernizm, insana özgürlük vadetmişti; fakat bu özgürlük çoğu zaman dipsiz bir köksüzlük olarak tecelli etti. İnsan, bağlarından kurtuldukça hafifleyeceğini sandı; oysa köklerinden kopan her varlık gibi savrulmaya başladı. Kimlikler geçici, ilişkiler yüzeysel, değerler ise tartışmalı hâle geldi. Bu savrulma içinde insan, kendini bulmak yerine daha da kaybetti.

İnsan bu maskeleri kendi isteğiyle taktığını zanneder. Oysa çoğu zaman bu tercihler, sistemin görünmez fasık elleri tarafından şekillendirilir. Moda olan düşünceler, trend olan yaşam tarzları, kabul gören davranış kalıpları… Hepsi insanı yönlendirir. Ve insan, özgür olduğunu düşünerek en büyük yalnızlık esaretinin içine düşer.

İnsan, kontrol altındaki her kamusal alanda “kendin ol” sloganlarıyla büyütülür ama kendisi olduğunda ise bir maraba gibi dışlanır. Farklı olmak teşvik edilir, fakat farklılık belirli sınırların dışına çıktığında cezalandırılır. Bu da modern çağın en büyük çelişkilerinden biridir. Bir yandan bireysellik yüceltilir, diğer yandan herkes aynılaştırılır.

Oysa hakikat son derece basittir: İnsan, özü olan Rabbine döndüğünde huzuru bulur. Bu öz, ne ideolojilerin ne de sistemlerin inşa ettiği bir şeydir. Bu öz, yaratılışta verilmiştir ve yönü bellidir. Rabbine kulluk eden insan, maskeye ihtiyaç duymaz. Çünkü onun kimliği dışarıdan değil, içeriden inşa edilir.

Sonuç olarak, modern insanın en büyük trajedisi, kendisi olmaktan vazgeçmesidir. Maskeler çoğaldıkça yüzler kaybolur, roller arttıkça karakter silinir. Belki de asıl devrim, yeni bir kimlik edinmek değil, kaybettiğimiz özü yeniden bulmaktır. Çünkü insan, en çok kendisi olduğunda insandır; ve en çok Rabbine kul olduğunda özgürdür.