“İnsanların hesabı yaklaştı; fakat onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler.” (Enbiyâ, 1) Ayet bir tarih bilgisi değil, bir teşhistir. Bugünün Anadolu’suna bakınca bu teşhisin eskimediğini, bilakis daha da derinleştiğini görürüz. Kentte plaza ışıkları altında, kasabada kahvehane köşesinde, köyde televizyonun mavi parıltısında aynı hal: hesap yakın ama kalpler uzak. İnsanlar zamana yetişme telaşında, hakikate ise vakitsiz. Herkes meşgul, ama kimse mesul değil.
Enbiyâ sûresinin ikinci ayeti bu tabloyu tamamlar: “Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı, ancak oyun ve eğlence içinde dinlerler.” Bugün bu “oyun”, yalnızca çocukların elindeki oyuncak değil; yetişkinlerin elindeki telefon, tablet, dillerindeki dedikodu, zihinlerindeki boş iddialardır. Vaaz dinlenir ama hayat değişmez; Kur’an okunur ama yön tayin etmez. Uyarı gelir, kulak duyar; fakat kalp başka bir kanala geçmiştir.
Anadolu insanı bir zamanlar imanı hayatın merkezine koymak için canhıraş emek veririrdi; şimdi imanı hayatın kenar süsü yaptı. Kentte iman, özel günlerde hatırlanan bir gelenek; kasabada mahalle baskısına indirgenmiş bir alışkanlık; köyde ise “eskilerin işi” diye ötelenen bir hatıradır. Namaz vakti ekran susmaz, ezan duyulur ama içeri girmez. Çünkü iman, gürültülü hayatın içinde sessizce boğulmaktadır.
Sert olan hakikatin kendisidir: İman boşluğu, inkârla değil, ihmalle büyür. Bugünün insanı Allah’ı reddetmiyor; sadece O’nu hayatından erteliyor. “Sonra bakarız” denilen her hakikat, biraz daha uzaklaşıyor. Hikmet ise şunu fısıldar: Ertelenen iman, aşınan bir vicdana dönüşür. Kalp boş kalmaz; iman çekilince yerine heva yerleşir.
Herkes ahlaktan şikâyetçi, ama ahlâka talip olan yok. Herkes yozlaşmadan yakınıyor, fakat yozlaşmaya katkısını görmezden geliyor. Anadolu’da camiler duruyor, ama caminin ruhu sokakta yok. Diller “şükür” diyor, hayat “isyan” konuşuyor. Bu çelişki, imanın bilgiye indirgenip hayattan koparılmasının neticesidir.
Kentte insan kalabalık, ama kalpler ıssız. Kasabada yüzler tanıdık, ama vicdanlar yabancı. Köyde toprak bereketli, fakat maneviyat kurak. Enbiyâ sûresi bize şunu öğretir: Gaflet, coğrafya tanımaz. Beton da uyutur, toprak da. Asıl mesele mekân değil, yön kaybıdır. Yönünü kaybeden insan, nereye gittiğini bilmeden ya hızlanır ya da birilerinin nesnesi olur.
Hikmet dolu ama sert bir gerçek daha var: İman boşluğu sadece bireysel bir sorun değildir; toplumsal çürümeye davetiyedir. Merhametin azaldığı, adaletin zayıfladığı, emanete ihanetin sıradanlaştığı her yerde bu boşluğun izi vardır. Hesabın yakınlığını unutan toplum, haksızlığı uzun vadeli bir yatırım sanır. Oysa hesap ani gelir, mazeretler hazırlıksız yakalanır.
Enbiyâ sûresi 1. ve 2. ayetler, Anadolu’ya tutulmuş bir aynadır. Bu ayna kırıcıdır ama kurtarıcıdır. Çünkü uyarı hâlâ gelmektedir; mesele onu oyun sanmamaktır. Hesap yakındır; mesele bunu bir slogan değil, bir hayat ölçüsü yapabilmektir. İman, sadece inanmak değil; yönelmektir. Ve yönünü yeniden Allah’a ve onun koyduğu kanunlara çeviren bir toplum için hâlâ umut vardır ama vakit, sandığımızdan çok daha dardır.