Güvendiğin insanlar değişir… Hem de öyle yavaş yavaş değil; çoğu zaman fark ettirmeden, bir sabah ansızın yabancı bir yüzle karşına çıkarlar. Kent yaşamı, hızla akan bulanık bir nehir gibi yalnızca zamanı değil, insanın içini de sürükleyip götürüyor. Dün omzuna yaslandığın dost, sırlarını paylaştığın yoldaş, mücadele arkadaşın ve dava adamın bugün çıkar hesaplarının ince terazisinde seni tartar hâle geliyor. Modern şehir, sadece binaları büyütmüyor; mesafeleri de büyütüyor. Aynı apartmanda yaşayanlar bile birbirine kilometrelerce uzakta gibi. Güven, buharlaşıyor; samimiyet, reklam kokulu bir sahte vitrin süsüne dönüşüyor.
İlişkiler artık kalpten değil, çoğu zaman menfaatten kuruluyor. “Nasılsın?” sorusu bile bir yatırım cümlesi gibi kullanılıyor. İnsanlar birbirine değil, birbirinin imkânlarına yakın duruyor. Sosyal medya, resim, afiş ve mesajlar ile süslenmiş hayatlar, gerçekte içi boş birer kabuk gibi. Gülüşler filtreli, sözler hesaplı, yakınlıklar geçici… Bu çağda sadakat, eski bir masal gibi anlatılıyor; vefa ise çoğu insanın sözlüğünden sessizce silinmiş durumda. Ve ne gariptir ki, herkes yalnızlıktan şikâyetçi ama kimse samimi olmaya cesaret edemiyor.
Kent insanı, hızın sarhoşluğunda kendini kaybediyor. Sabah koşuşturması, akşam yorgunluğu, hafta sonu kaçışı derken insan, kendine bile yabancılaşıyor. Birbirini tanımayan kalabalıklar içinde yaşamak, aslında büyük bir yalnızlıktır. Komşuluk bitmiş, dostluk zayıflamış, akrabalık ise yalnızca bayram mesajlarına indirgenmiş. İnsan, kendini kalabalıkta saklamayı öğrenmiş ama kalbinin sesini susturmanın bedelini de ağır ödüyor.
İnsanlar artık birbirine nasıl faydalanırım? diye yaklaşırken, nasıl faydalı olurum? sorusu neredeyse unutulmuş. Dostluklar bir nevi abonelik sistemi gibi; işe yaradığı sürece aktif, çıkar bittiği anda iptal! Ne garip bir çağdayız ki, bir kahve içmeye vakti olmayan insanlar, saatlerce ekran başında sahte hayatları izleyebiliyor. Yüz yüze gelince susanlar, sanal âlemde nutuk atıyor. Hakikat küçülürken, gösteriş ve riyakarlık büyüyor.
Oysa insan, özünde sadakate meyillidir. Kalp, samimiyeti tanır; ruh, hakiki bağı arar. Fakat dünya telaşı, bu fıtratı bastırıyor. Menfaat, insanın gözünü kör ederken; hırs, kalbini katılaştırıyor. Böyle bir ortamda güvenmek zorlaşıyor, inanmak yıpratıyor, sevmek ise riskli bir hâl alıyor. İnsan, kırıldıkça kabuğuna çekiliyor ve sonunda kendine bile güvenemez hâle geliyor.
Tam da bu noktada ilahi bir bakış açısına ihtiyaç doğuyor. Çünkü insanın güveni insana bağladığı yerde kırılma kaçınılmazdır. Kalıcı olan yalnızca Hak’tır. Değişmeyen, bozulmayan, yarı yolda bırakmayan tek bağ; Allah ile kurulan bağdır. İnsanlar değişir, şartlar dönüşür, ilişkiler çözülür; ama Allah’a yönelen kalp, sarsılmaz bir limana ulaşır. Bu dünya bir imtihan yeridir ve her kırılma, aslında kalbin yönünü yeniden tayin etmesi için bir işarettir.
Güvenin sarsıldığı, samimiyetin azaldığı bu çağda insan, yüzünü yeniden hakikate dönmelidir. İnsanlara değil, önce Allah’a dayanmalı; sevgisini O’nun rızasıyla ölçmelidir. Çünkü O’na bağlanan kalp, insanlardan gelen ihanetlerle yıkılmaz. Dünya geçicidir, ilişkiler fanidir; ama Allah’a olan bağlılık, insanı hem bu dünyada hem de ahirette ayakta tutar. Ve belki de en büyük kurtuluş, insanlardan umudu kesip Allah’a tam anlamıyla yönelmektir.