Bir zamanlar ihanet, tarihin büyük kırılmalarına isim olurdu; bir hançer, bir gece, bir ok ve eğri bir isim… Ve o isim asırlarca lanetle anılırdı. Bugün ise ihanet ne bir isim taşır ne de bir yüz. Çünkü ihanet dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya doğru akmakta. Buradaki gerçeklik artık ademoğlu, önce kendi hakikatine ihanet ediyor; sonra en yakınlarından başlayarak başkalarına. Çağımızın brütüsleri, birini sırtından vurmadan önce kendi vicdanını susturmayı öğrenmiş olanlardır. Bu yüzden artık hançer görünmezdir; çünkü ihanet, kalbin karanlık odalarında sessizce meşrulaştırılmıştır. Ve en acısı, bu insanlar kendilerini hâlâ “iyi, dürüst ve efendi” zannederler.
Günümüzde iş hayatı bu içsel ve ahlaki çözülmenin en düzenli sahnesidir. İnsanlar birbirinin omzuna basarak veya vefasızlık stratejisi ile yükselirken buna “başarı” diyor; oysa bu, ruhun yavaş yavaş eksilmesidir. Bir başkasının hakkını kendi hanesine yazan, emeği çalan, sessizce kuyunu kazan insan; aslında sadece bir başkasını değil, kendi varlığını da küçültmektedir. Çünkü insanın değeri, kazandıklarıyla değil; vazgeçmedikleriyle ölçülür. Ve bugün herkes bir şeyler kazanırken, aslında kendinden neyi kaybettiğini hesaplayamıyor.
Şimdi verili saatlerle ömür dediğimiz şey ise dışarıdan bakıldığında bir başarı hikâyesi gibi görünür; fakat içerden bakıldığında çoğu zaman bir kayıp defteridir. İnsan en çok güvendiklerinden yara alır; çünkü kalbini en çok onlara açmıştır. Ama asıl kırılma, o ihanetin kendisinden ziyade, insanın kendi sezgisine ihanet etmiş olmasıdır. İçinde bir yerlerde hissettiği hakikati susturmuş, görmezden gelmiş, ertelemiştir. Ve her erteleme, insanın kendi özünden biraz daha uzaklaşmasına sebep olmuştur.
Hayatta bir diğer düzlem ise ailedir. İnsanın dünyaya ilk tutunduğu yerdir. Ama artık çoğu zaman ilk kırıldığı yer de orasıdır. Çünkü sevgi, yer yer hesapla; yakınlık, kıyasla; aidiyet, rekabetle kirlenmiştir. Modern Brütüs, artık yabancı değildir; bazen aynı evin içinde büyür. Ve insan şunu acı bir şekilde öğrenir: Aynı kanı taşımak, aynı kalbi taşımak değildir. Çünkü kalp, biyolojik değil; ahlaki bir merkezdir. Orası bozulduğunda, en yakın olan bile en uzak hâline gelir.
Akademi mi dediniz! Bilginin değil, hikmetin ve marifetin yurdu olmalıydı. Ama bilgi, hikmetten ve edeptan koparıldığında bir güç aracına dönüşür. Bugün nice zihin, hakikati aramak yerine konumunu korumayı ya da yeni konum edinmeyi seçiyor. Birbirinin önünü kesen, görünmez engeller koyan, sessizce itibarsızlaştıran akademik zayıf figürler; sadece kişilere değil, bilginin ruhuna da ihanet ediyor. Çünkü bilgi, insanı büyütmeli; ama hikmetsiz bilgi, insanı sadece daha tehlikeli kılar.
Bürokrasi ve siyaset kırk haramiler yurdu gibi. Gücün dolaştığı bu alanlarda ihanet, artık bir istisna değil; bir yöntem hâline gelmiştir. İnsanlar birine bağlı görünürken aslında sadece kendi çıkarına sadıktır. Dün savunduğunu bugün inkâr eden, bugün övdüğünü yarın terk eden bu akışkan ahlak; çağımızın en büyük kırılmasıdır. Çünkü burada sorun fikir, mahale ve taraf değişikliği değil; ilkesizliktir. İlkesizlik ise insanın kendi merkezini kaybetmesidir.
Medya, bu iç çürümenin ruhsuz vitrinidir. Hakikat, artık aranmaz; inşa edilir. İnsanlar oldukları gibi değil, göründükleri gibi değer görür. Ve bu görünürlük çağında en büyük ihanet, insanın kendine karşı oynadığı roldür. Sürekli başka biri gibi davranan, başka bir hayatı taklit eden insan; zamanla kendi hakikatini unutuyor. Ve unuttuğu şey, aslında onun tek gerçek sermayesiydi.
Sanat ve spor: Ruhun inceldiği, bedenin zarifleştiği ve insanın kendini aşması gereken alanlardır. Ama burada bile rekabet, kıskançlık ve görünürlük hırsı; saflığı kirletiyor. Alkışın olduğu yerde hakikat çoğu zaman geri çekiliyor. Çünkü alkış, her zaman doğruya değil; çoğu zaman etkileyici olana verilir. Ve insan, etkileyici olmak uğruna hakiki olmaktan vazgeçtiğinde; işte orada içten bir ihanet başlar.
Ve nihayet Ademoğlu in-san. Çağımızın en büyük Brütüsü, başkasını satan değil; kendini terk edendir. Kendi değerlerini küçük çıkarlar uğruna eğip büken, kendi hakikatini konfor uğruna susturan insandır. İşte asıl ihanet budur. Çünkü insan kendine ihanet ettiğinde, artık hiçbir şeye sadık kalamaz. Ve belki de en acı gerçek şudur: İnsan, başkası tarafından değil; kendi eliyle yıkılır. Sessizce, yavaş yavaş ve çoğu zaman alkışlar, makam ve unvanlar eşliğinde: şatafatlı bir düşüş!