İnsan bu dünyaya bir kez gelir; ne bir provası vardır hayatın ne de geri dönüşü. Her nefes, geri alınamaz bir şahitliktir. Peki, bu biricik ömürde neyin peşindesin? Ne için yaşıyor, ne için yoruluyor, ne için mücadele ediyorsun? Bir gün toprağın altına girdiğinde, arkanda kalanlar senin adına ne söyleyecek? Adın anıldığında bir dua mı yükselecek göğe, yoksa suskunluk mu çökecek dudaklara?
Nice insanlar vardır ki, ömürlerini tüketir ama bir anlam inşa edemez. Günler geçer, yıllar akar; fakat kalpte bir iz, hayatta bir değer bırakılmaz. Çünkü insan, ne için yaşadığını bilmediğinde, neyi miras bırakacağını da bilemez. Oysa her insan bir iz bırakmak için yaratılmıştır. Bu iz; mal değil, makam değil, kalplerde bıraktığın iyiliktir. Çünkü dünya, sahip olduklarını değil; geride bıraktıklarını konuşur.
Bugün sahip olduğun her şey, yarın senden alınacaktır. Evlerin, unvanların, alkışların ve dahası. Hepsi bu fani sahnenin geçici dekorlarıdır. Asıl olan, perde kapandığında seninle birlikte gelenlerdir. Bir yetimin başını okşadın mı? Bir kalbi incitmekten kaçındın mı? Bir insanın karanlığına ışık oldun mu? İşte bunlar, kabre seninle birlikte giren hakiki miraslardır.
İnsan, çoğu zaman kendini bu dünyanın sahibi zanneder. Oysa o sadece emanetçidir. Beden bir emanet, nefes bir emanet, hatta sevdiklerin bile bir emanettir. Ve her emanet, bir gün sahibine geri verilecektir. İşte o gün geldiğinde, sana sorulacak olan tek şey şudur: “Bu emaneti nasıl taşıdın?” İşte o soru, bütün ömrünün özeti olacaktır.
Sonraki nesillere ne bırakacaksın? Bir soyadı mı, birkaç tapu mu, yoksa onurlu bir hatıra mı? Çocukların senden sadece genlerini değil, karakterini de miras alır. Sen doğruluktan saparsan, onların yolu da bulanır. Sen adaletle yaşarsan, onların kalbi de o istikamette büyür. İnsan, sadece kendi hayatını değil; kendinden sonrakilerin kaderine de iz bırakır.
Unutma, bu dünya bir imtihandır ve her imtihanın bir sonu vardır. Ölüm, kapıyı çaldığında hiçbir mazeret kabul edilmez. O an geldiğinde ne gençlik geri döner ne de pişmanlık fayda verir. İşte bu yüzden insan, yaşarken uyanmalı; ölmeden önce kendine gelmelidir. Çünkü gerçek kayıp, ölmek değil; yaşamayı boşa harcamaktır.
Ey Ademoğlu! Kendine bir sor: Bu biricik ömürde neye hizmet ettin? Kime iyilik oluverdin? Hangi karanlığı aydınlatabildin? Ve Rabbinin huzuruna çıktığında, hangi yüzle duracaksın? İşte asıl mesele budur. Çünkü bu hayatın bir dahası yok. Ve bu soruların cevabı, ebediyetini belirleyecek kadar ağırdır.