Son günlerde Türkiye’nin hem iç politikadaki milli kardeşlik ve demokrasi dinamiklerini hem de Suriye’deki SDG (Suriye Demokratik Güçleri) ile ilişkilerini şekillendiren gelişmeler, sadece anlık olaylar değil; Türkiye’nin tarihsel derinliği, devlet geleneği ve stratejik sağduyusuyla okunması gereken bir tabloda birleşiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Devlet Bahçeli’nin söylem ve eylemleri, bu zor coğrafyada soğukkanlı, kapsayıcı ve millî çıkar odaklı bir yol haritası vermektedir.
Öncelikle, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP lideri Devlet Bahçeli arasında geçtiğimiz dönemde gerçekleştirilen kritik görüşme, sadece bir liderler buluşması değildir; “Terörsüz Türkiye” hedefi, Meclis’teki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu çalışmaları ve Suriye diplomasisi gibi kritik gündemlerin ortak akılla ele alındığını gösteren önemli bir işarettir. Bu süreçte Erdoğan, iç politikada kapsayıcı bir demokrasi vizyonu çizmiş; Bahçeli ise birlik mesajlarını güçlendirerek toplumun farklı kesimlerine uzanan bir devlet dili kurmuştur.
SDG ekseninde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin Suriye politikası ile doğrudan bağlantılıdır. Mart 2025’te Şam yönetimi ile SDG arasında entegrasyon anlaşması imzalanmış olmakla birlikte, uygulamadaki gecikmeler hem bölgede tansiyonu artırmakta hem de barış çabalarını sınamaktadır. Türkiye, bu anlaşmanın hayata geçirilmesini yakından takip ediyor ve bu sürecin Suriye’nin birlik, toprak bütünlüğü ve merkezi otorite açısından kritik olduğuna vurgu yapmaktadır.
Ancak SDG’nin bu süreci hızlandırmaması ya da silahsızlanma gibi adımlar konusunda yeterli adım atmaması, Ankara’dan gelen daha net mesajlarla karşılık bulmuştur. Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamalarında SDG’nin Suriye ordusuna entegre olmasının Türkiye için kaçınılmaz bir seçenek olduğu; zaman kazanma çabalarının sonuç vermeyeceği ifade edilmiştir. Bu tutum, Türkiye’nin hem kendi güvenliğini hem de bölgesel istikrarı koruma iradesinin bir göstergesidir.
Bu çerçevede Devlet Bahçeli’nin yaklaşımı da dikkat çekicidir. Bahçeli, SDG’nin mutabakat çerçevesine uymaması durumunda Şam ile ortak harekât ihtimalinin ortaya çıktığını belirterek, bölgedeki farklı etnik ve mezhepsel unsurların kardeşlik içinde yaşaması gerektiğini vurgulamıştır. Bu söylem, sert bir güvenlik perspektifinden öte, bütün Suriye halklarını kapsayan bir millî dayanışma vizyonuna işaret etmektedir.
Kürt tarafı açısından ise tablo tekdüze değildir. SDG lideri Mazlum Abdi’nin Türkiye ile temas kanallarının açık olduğunu ve ilişkileri geliştirmek istediklerini belirttiğine dair ifadeler, olası diyalog kapılarının hâlâ var olduğunu göstermektedir. Bu tür temaslar, Suriye’deki Kürtlerin sadece güvenlik değil, siyasi ve ekonomik istikrarı da önemseyen bir tutum geliştirdiklerini düşündürmektedir. Aynı zamanda, Kürt siyasetinin İmralı süreci ve PKK ile bağları bağlamında farklı dinamikleri de hesaba katmak gerekir.
Günümüzün sert jeopolitik gündeminde, Suriye’nin kuzeydoğusunda zaman zaman şiddetlenen çatışma görüntüleri de medyaya yansımaktadır. Halep’teki çatışmaların yeniden alevlenmesi, binlerce sivilin yerinden edilmesi ve SDG ile Şam güçleri arasındaki gerilimin sürmesi, barış ve istikrar yolunda önümüzdeki engelleri işaret etmektedir.
Ancak Türkiye’nin devlet geleneği, kısa vadeli reaksiyonlardan ziyade uzun vadeli stratejik hedefler üzerine inşa edilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “terörle mücadele” ile demokrasi, kardeşlik ve milli dayanışma vurgusunu birlikte ortaya koyması; Bahçeli’nin ulusal birlik mesajlarını güçlendirmesi, bu stratejinin iki önemli ayağını temsil etmektedir. Türkiye’nin Suriye politikası, sadece askeri bir operasyon planı değil; yerel halkların güvenliği, siyasi çözüm yollarının işletilmesi, ekonomik yeniden inşa ve merkezi otoritenin güçlendirilmesini de kapsayan çok boyutlu bir vizyondur.
Sonuç olarak, Türkiye’nin hem içerde milli kardeşlik ve demokrasi sürecini hem de Suriye’deki SDG meselesini ele alış biçimi, devlet aklıyla şekillenen bir siyaset sanatıdır. Bu siyaset, yalnızca bugünün sorunlarına yanıt vermekle kalmaz; tarihin ağır birikimini, toplumun her kesiminin güvenlik ve refahını gözeten bir ufukla geleceğe taşır. Türkiye’nin bu süreçteki liderlik dili, hem ulusal birliği hem de bölgesel istikrarı korumayı amaçlayan bir denge politikasının ifadesidir.