Nihat Aydın’ın Kaleminden... Kürt Meselesinde Akıl, Sükûnet ve Kardeşlik İmtihanı

Devlet Bahçeli’nin özellikle son açıklamalarında kullandığı “Kürtler tetikçi değildir, satılık değildir” vurgusu, dış güçlerin bölgedeki Kürt topluluklarını jeopolitik hesapların aracı hâline getirme girişimlerine karşı net bir tavır olarak okunabilir.


Türkiye son haftalarda hem iç politikada hem de bölgesel gelişmelerde kritik bir eşikten geçiyor. Ortadoğu’da İran merkezli gerilimlerin yükselmesi, Suriye sahasında yaşanan askeri ve siyasi hareketlilik ve küresel güçlerin bölgede yeni dizayn arayışları Türkiye’nin iç barışını daha da önemli hâle getirmiştir. Tam da böyle bir dönemde Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında ve sosyal medya mesajlarında dile getirdiği Kürt meselesine dair ifadeler, Türkiye siyasetinde dikkat çekici bir söylem değişiminin işaretleri olarak yorumlanmaktadır. Çünkü bu açıklamalar sadece bir güvenlik meselesini değil, aynı zamanda tarihsel bir toplumsal birlik fikrini de yeniden tartışmaya açmaktadır.

Bahçeli’nin özellikle son açıklamalarında kullandığı “Kürtler tetikçi değildir, satılık değildir” vurgusu, dış güçlerin bölgedeki Kürt topluluklarını jeopolitik hesapların aracı hâline getirme girişimlerine karşı net bir tavır olarak okunabilir. Ona göre Kürt halkı başka ülkelerin stratejik oyunlarında kullanılacak bir unsur değil, bu coğrafyanın onurlu ve tarihî bir parçasıdır. Bu yaklaşım, hem Türkiye içindeki toplumsal psikoloji açısından hem de bölgesel dengeler açısından dikkat çekici bir mesaj niteliği taşımaktadır.

Son yıllarda Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biri, etnik meselelerin dış müdahalelerle jeopolitik bir araç hâline getirilmesidir. Ortadoğu’da yaşanan birçok kriz göstermiştir ki etnik kimlikler çoğu zaman devletleri zayıflatmak için kullanılan bir kaldıraç hâline getirilmektedir. Bu nedenle Türkiye’de Kürt meselesinin sadece güvenlik perspektifiyle değil, aynı zamanda tarihsel kardeşlik ve ortak kader perspektifiyle ele alınması gerektiği yönündeki görüşler giderek güçlenmektedir. Bahçeli’nin son söylemleri bu çerçevede “terörle mücadele ile toplumsal barışın birlikte yürütülmesi” fikrini ön plana çıkarmaktadır.

Nitekim son yıllarda Türkiye’de yürütülen yeni çözüm arayışlarının başlangıç noktalarından biri de yine Bahçeli’nin 2024’te yaptığı çağrı olmuştu. Bu çağrı sonrasında PKK elebaşı Abdullah Öcalan örgüte silah bırakma çağrısı yapmış ve süreç yeni bir aşamaya girmiştir. Bu gelişmeler Türkiye’de onlarca yıl süren çatışmanın sona erdirilmesi için yeni bir siyasi zemin oluşturduğu şeklinde yorumlanmıştır.

Ancak bu sürecin başarısı yalnızca siyasi liderlerin açıklamalarına bağlı değildir. Asıl mesele toplumun geniş kesimlerinin bu süreci nasıl okuyacağıdır. Türkiye’de Kürt meselesi çoğu zaman ideolojik sloganların veya siyasal kutuplaşmanın gölgesinde tartışılmıştır. Oysa tarih bize şunu göstermektedir: Anadolu coğrafyası Türklerin ve Kürtlerin birlikte kurduğu bir siyasi ve kültürel tecrübenin ürünüdür. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Kurtuluş Savaşı’ndan Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar birçok kritik dönemde bu iki halk aynı kaderi paylaşmıştır.

Bugün Türkiye’nin önünde iki farklı yol bulunmaktadır. Birinci yol, etnik gerilimleri büyüten ve toplumu ayrıştıran siyaset dilidir. İkinci yol ise farklılıkları inkâr etmeden ama ortak kader bilincini güçlendirerek ilerleyen bir siyaset anlayışıdır. Bahçeli’nin son dönemde kullandığı dilin ikinci seçeneğe işaret ettiği söylenebilir. Özellikle “terörsüz Türkiye” vurgusunun yanında kardeşlik ve birlik söylemini güçlendirmesi bu bakımdan önemli bir siyasi mesajdır.

Sonuç olarak Türkiye’nin Kürt meselesinde yeni bir dönemin eşiğinde olduğu açıktır. Bu mesele ne yalnızca güvenlik politikalarıyla çözülebilir ne de romantik söylemlerle aşılabilir. Gereken şey; devlet aklı, toplumsal sağduyu ve tarih bilincinin aynı noktada buluşmasıdır. Eğer Türkiye bu dengeyi kurabilirse, Kürt meselesi sadece bir sorun başlığı olmaktan çıkıp ortak geleceğin yeniden inşa edildiği bir toplumsal mutabakat zeminine dönüşebilir.

İşte tam da bu yüzden bugün mesele sadece siyaset değildir; mesele Türkiye’nin birlikte yaşama iradesinin sınandığı tarihî bir imtihandır. Bu imtihanı başarıyla geçmenin yolu ise ne inkâr ne de ayrışmadır. Yol, akıl ile adaletin; güvenlik ile kardeşliğin birlikte yürütülmesinden geçmektedir.