Devam eden millî kardeşlik ve demokrasi süreci, bu toprakların en kıymetli mayası olan ortak kader bilincini yeniden diri tutma çabasının adıdır. Ne var ki son günlerde Halep’te, Rojava’da ve genel olarak Suriye sahasında yaşanan gelişmeler; SDG’nin varlığı ve onun üzerinden üretilen siyasi belirsizlikler ve içeride Nusaybin’de bayrak indirme girişimi gibi provokatif hamleler, bu süreci sabote etmeye dönük karanlık niyetleri açık etmektedir. Bu tür eylemler, bir itirazın değil, bir kopuş çağrısının diliyle konuşur; bir hakkın değil, bir hesaplaşmanın işaret fişeğidir.
Tarih bize hep şunu açıkça gösterdi: bu coğrafyada ayrıştırma, çoğu zaman dışarıdan üretilen senaryoların içerideki zayıf fay hatlarına abanmasıyla mümkün olmuştur. 1071’de Malazgirt’te omuz omuza saf tutan Müslüman irade, Çanakkale’de aynı siperlerde aynı duayı paylaşan ümmet yüreği, Millî Mücadele’de “kardeş” diye seslenen vicdan; bugün de aynıdır. Kürt’üyle Türk’üyle bu millet, varoluşunu birbirine karşı değil, birlikte kurmuştur. Bayrağa uzanan el, yalnızca bir kumaşa değil, bu müşterek tarihin haysiyetine uzanır.
Halep ve Rojava ekseninde sahnelenen jeopolitik hamleler, bölge halklarının hak ve onurundan ziyade vekâlet hesaplarının ürünü olarak belirmektedir. SDG gibi yapıların “yerel aktör” söylemiyle parlatılması, sahadaki gerçeği perdeleyen bir propagandadır. Zira gerçek, sınırların ötesinden içerideki huzuru hedef alan, etnik ve mezhebi fay hatlarını kaşıyan bir stratejinin varlığıdır. Bu strateji, İslami kardeşliği zayıflatmak; devleti, toplumu ve ortak geleceği Ortadoğu'da yıpratmak ister.
Nusaybin’deki bayrak indirme girişimi de bu bağlamdan bağımsız değildir. Bu tür eylemler, bir hak arayışı değil; bir kimlik ve egemenlik tartışmasını kaosa sürükleme teşebbüsüdür. Bayrak, bir grubun değil; bütün bir milletin şerefidir. Ona uzanan el, hukukun ve meşruiyetin değil, provokasyonun elidir. Sessiz çoğunluğun vicdanı, bu tür girişimlerin karşısında berrak bir şekilde durmaktadır.
Tam da bu noktada, son dönemde Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Sayın Devlet Bahçeli’nin sergilediği birleştirici liderlik, tarihsel bir sorumluluğun ifası olarak öne çıkmaktadır. Sertleşen küresel iklimde iç barışı tahkim eden, farklılıkları bir arada tutmayı devlet aklıyla mümkün kılan bu duruş; günü kurtarmanın değil, yarını inşa etmenin iradesidir. Kardeşliği siyasetin konusu değil, siyasetin zemini kılma çabasıdır bu.
Unutulmamalıdır ki millî birlik, sloganla değil; adaletle, hukukla ve ortak aidiyetle güçlenir. Demokrasi, çoğunluğun gücünü değil; herkesin onurunu güvence altına aldığı ölçüde anlam kazanır. Bu süreçte eleştiri meşrudur; fakat provokasyon, vandalizm ve şiddet, ne eleştiridir ne de hak talebidir. Aksine, milletin ortak kazanımlarını hedef alan bir tahriptir.
Bugün yapılması gereken, tarihin sesini bugünün gürültüsüne tercih etmektir. 1071’den Çanakkale’ye, Millî Mücadele’den bugüne uzanan kardeşlik hattı, bu coğrafyanın en sağlam teminatıdır. Provokasyonlar geçicidir; kardeşlik kalıcı. Devlet aklı, millet vicdanıyla buluştuğunda, bu topraklarda bayrağın gölgesi de, demokrasinin nefesi de daim olacaktır.