Türkiye’de düşünce tarihi, Osmanlı'dan bu yana genellikle devletin gölgesinde büyüdüğüne dair bir eleştiri söz konusudur. Devlet, sadece yasaları değil, düşünme biçimlerini de belirler; hatta çoğu zaman hangi fikirlerin “ilerici”, hangilerinin “gerici” sayılacağına bile o karar verir. Bu karar verme süreçlerinde devletin başında bulunan siyasi iktidara göre de biraz şekil almaktadır . İşte tam da bu noktada, sessiz ama kökten bir itiraz yükselir: Küçükömer'den.
Küçükömer, bu ülkenin en tehlikeli işlerinden birini yaptı: Ezberleri sorguladı. Cumhuriyet tarihinin başından beri kutsal bir yargı gibi kabul edilen “sol–ilerici, sağ–gerici” ayrımını yerle bir edemediysede dokunabilir yapmayı başardı. “Türkiye’de sol aslında sağdır, sağ da soldur” dediğinde kimsenin kolay kolay cesaret edemediği bir gerçeğe parmak basıyordu: Bizdeki sol, Batı’daki anlamıyla bir özgürlük hareketi değil; çoğu zaman devletin ta kendisidir.
Halktan çok bürokrasinin, özgürlükten çok düzenin tarafıdır. Bu ülkenin “solu” aslında, halkın değil, devletin içinde doğmuş bir sağcılıktır. Bu tespit, 60ların Türkiye'sinde sadece bir siyasi analiz değil, bir düşünsel depremdi. Çünkü Küçükömer, Türkiye’nin kendine bakışını değiştirmeyi teklif ediyordu. Devleti değil toplumu/bireyi merkeze alan bir sosyal bilim anlayışı öneriyordu.
Bugün hâlâ birçok üniversite kürsüsünde “modernleşme” anlatılırken, hikâyenin kahramanı devlettir/askerdir/elitlerdir halk ise arka planda susan bir figürdür. Oysa Küçükömer, bu sessiz figürü sahneye çağırdı. Ve şunu irad etti: “Bu toplumun modernleşmesi, devletten halka doğru değil, halktan devlete doğru okunmalıdır.” Bu yaklaşım biçimi yerli ve milli ve de Batıcı cenahlar için sarsıcıydı.
Ne yazık ki Türkiye’de sosyal bilimler, uzun yıllar boyunca devletin ve onun siyasal aygıtlarının meşruiyetini güçlendiren bir bilgi alanı olarak işlev gördü. Akademisyenler bir siyasal olgu olarak devleti eleştiremedi; devleti açıklamaya, kutsaümaya hatta aklamaya çalıştılar. Bu yüzden Küçükömer’in sesi, akademi için bir rahatsızlıktı. O, konfor alanına dokunuyordu. Devleti değil toplumu konuşmak, halkın değerlerini aşağıdan yukarıya okumak, Batı’nın kavramlarını değil Anadolu’nun gerçekliğini temel almak… Bunlar, Türkiye’de “bilim” sayılan sınırların dışına çıkmaktı.
Ama düşünce, bazen sınır dışına çıktığında anlam kazanır. Küçükömer’in cesareti buradaydı: O, devletin değil, toplumun dilini konuştu. Bürokrasinin değil, köylünün, emekçinin, mahallenin, sokağın hikâyesini anlatmaya çalıştı. Ve en çok da şu gerçeği vurguladı: Batı’nın kavramlarını olduğu gibi alıp Türkiye’ye yapıştırmak, düşünsel bir sömürgecilikten başka bir şey değildir. Türkiye kendi kavramlarını üretmedikçe, kendi geçmişini ve halkını anlayamaz.
Küçükömer, aslında sosyal bilimlerin kendi vicdanına sesleniyordu: “Senin görevin devleti yüceltmek değil, toplumu anlamaktır.” Bu çağrı, bugünün akademisine de hâlâ ulaşmamış bir yankıdır. Çünkü Türkiye’de düşünmek hâlâ tehlikeli, sorgulamak hâlâ marjinal, ezber bozmak hâlâ “uçuk” sayılabiliyor. Belki de bu yüzden Küçükömer, fikirlerinden çok yalnızlığıyla hatırlanır. Olsun, bu da manidar bir yalnızlıktır.
Ama o yalnızlık, aslında bir öncülüğün sessizliğidir. Bugün hâlâ Türkiye’nin entelektüel sorunlarını tartışıyorsak, bu tartışmanın kapısını aralayanlardan biri odur. Küçükömer, bize sadece devletin halk üzerindeki tahakküm biçimlerini değil, aklın devlet üzerindeki bağımlılığını da gösterdi. Ve bu yüzden, hâlâ rahatsız edicidir.
Yerleşik kalıpları sorgulamak kolay değildir. Ama sorgulama cesaretini kaybeden bir toplum, düşünme yeteneğini de kaybeder. Küçükömer’in mirası işte tam burada yatar: O, bize düşünmeyi değil, yeniden düşünmeyi öğretir.