İrşad Sami Yuca’nın Kaleminden... Kara Bulutların Altında Kaybolan Dostluklar


Özdemir Erdoğan’ın 1973 yılında dillendirdiği “Gurbet” türküsündeki o sarsıcı sözler… “Kime desem derdimi ben bulutlar / Bizi dost bildiklerimiz vurdular…”

Yarım asır önce söylenmiş olsa da bugün bürokrasiden siyasete, edebiyattan akademiye kadar memleketin her katmanında yankılanmaya devam ediyor. Çünkü zaman değişiyor ama insanın içindeki zaaf, hesap, maskeli yakınlıklar değişmiyor. Bugünün ilişkiler ağı, gürültüsü çok ama samimiyeti az bir dünyanın içinde bizleri yeniden o türküdeki yalnızlığa itiyor.

Bir zamanlar dostluk, aynı ideali paylaşmak; omuz omuza durduğunu bilmekti. Şimdi ise bürokraside makamın, siyasette menfaatin, akademide görünürlüğün, edebiyatta ve dahasında çevre ilişkilerinin öne geçtiği bir dönem yaşıyoruz. İnsanlar birbirini değil konumunu seviyor, kişiliğini değil işine yararlığını ölçüyor. Bu da en çok “dost bildiklerimiz”den gelen darbeleri acı kılıyor. Çünkü yabancıdan gelen kötülüğü sineye çekersin ama dost görünenin arkadan hançeri insanın içini titretir.

Bugün, kurumların içinde dolaşıp bakan biri, masum niyetlerle atılan adımların nasıl kuşku, çekişme, kıskançlık ve gizli pazarlıklarla karşılandığını hemen fark eder. Bir işi yapan değil; yapanı susturan, engelleyen, görmezden gelen bir zihniyet kök salmış durumda. Bürokrasi, sadece evrak değil; aynı zamanda insanların birbirine kurduğu görünmez bariyerlerden oluşuyor artık. Kimi zaman bir imza verilmez; kimi zaman bir başarı aktarılmaz; kimi zaman da yersiz bir sözle yılların emeği silinir. Bu yüzden o türkünün “Bizi dost bildiklerimiz vurdular” dizesi bugün belki de en çok bu koridorlara yakışıyor.

Siyasette de tablo pek farklı değil. İlkeli duruşun yerini taktiksel yakınlaşmaların, menfaat odaklı hesapların aldığı bir dönemden geçiyoruz. Aynı sofraya oturanlar aynı gerçeğe inanmıyor; aynı hedefe yürür gibi yapanlar aslında birbirinin yolunu gölgeliyor. Birbirine güvenen siyaset erbabı değil, birbirini kollayan çıkar ortaklıkları öne çıkıyor. Böyle bir ortamda hakikati söyleyenler çoğu zaman “yük” görülüyor; susanlar ise alkışlanıyor. Samimi sesler bulutlara söylüyor derdini.

Akademi ve edebiyat dünyasında da farklı bir fırtına esmiyor. Bilginin değerini yüceltecek yerde unvanların ve etiketlerin gölgesinde ezilen bir bilim ortamı… Kalemin özgürlüğünü koruyacak yerde, çevresel beklentilere göre eğilen bir yazar dünyası… Kıymetin çalışandan değil, çalışanın kimlerle yürüdüğünden ve hangi resimde göründüğünün ölçüldüğü bir dönem. Bir makale bin çabanın emeği iken, bir dedikodunun gölgesi tüm çabayı karartabiliyor. Bu da insanın içindeki gurbeti büyütüyor. Kendi memleketinde, kendi masasının başında bile insan kendini “gurbet”te hissediyor.

Ama türküdeki en acı soru hâlâ geçerli: “Söyleyin memleketten bir haber mi var?” Belki de bu sorunun işaret ettiği şey, umudun hiç bitmemesi… Çünkü bu kadar sahte maskenin arasında hâlâ samimi insanlar var. Bu kadar gürültünün içinde hâlâ temiz kalbiyle yürüyenler var. Onlar çoğu zaman sessizdir, köşededirler; alkış istemezler, sahneye oynamazlar. Fakat asıl onlarla ayakta durur hayatın ağırlığı. Onlar yüzünden insanın içindeki gurbet tam anlamıyla vatana dönüşür.

Ve elbette “Yoksa yarin gözyaşları mı bu yağmurlar?” Belki de bugünün yağmurları, yarının temizlenen gökyüzüdür. Gerçek dostlukların yeniden kıymet kazanacağı, sahte yakınlıkların çözüleceği, erdemli duruşun moda değil asıl değer olacağı günler uzak değildir. Her bozuk düzen kendini bir gün tüketir; fakat değer, merhamet, sadakat ve samimiyet hep kendine yeni bir yol bulur.

Sonuçta hayat, bize her dönemde aynı hakikati fısıldıyor: İnsanın en büyük gurbeti uzak şehirler değil; sahte dostlukların ortasında yalnız kalmaktır. En büyük vatanı ise güven duyduğu bir yüreğin gölgesidir.