İrşad Sami Yuca’nın Kaleminden... Bir Misafirhane Olarak Dünya!


Nederseniz deyin, dünya bir misafirhanedir; bu cümle, hem insanın haddini hem de hayatın mahiyetini tek hamlede önümüze koyar. Misafirhane, kalıcı olmak için değil; kalıcı olan menzile hazırlanmak için vardır. Bu geçicilik fikri, insanı karamsarlığa değil, bilakis sorumluluğa çağırır. Çünkü kısa süreli konaklamalarda yapılan her tercih, her davranış ev sahibine karşı bir edep imtihanıdır. Dünya hayatını mutlaklaştıran akıl, insanı hoyratlaştırır; onu misafirliğini unutan bir kiracıya dönüştürür. Oysa misafir olduğunu bilen insan, kırıp dökmez; adımını ölçer, sözünü tartar, ardında bir iz bırakacağını bilerek yaşar.

Bu misafirhanede bahtiyar olmanın yolu, hazların bolluğundan değil, adaletin diriliğinden geçer. Bahtiyarlık; güçlü olmakta, biriktirmekte ya da üstün gelmekte değil, hakkaniyetle durabilmekte saklıdır. Kur’an’ın “Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder” buyruğu, yalnızca hukuki bir çerçeve çizmez; insan karakterinin omurgasını da inşa eder. Adalet, sadece başkalarının hakkını gözetmek değildir; nefsin taşkınlığını dizginlemek, gücü emanete dönüştürmektir. Bu yüzden adil insan, şartlar değiştiğinde eğilip bükülmeyen; menfaatin rüzgârına göre yön tayin etmeyen insandır.

Peygamber Efendimiz’in “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz” sözü, misafirhane metaforunun ahlâkî yükünü derinleştirir. İnsan, yalnız kendinden değil; ailesinden, çevresinden, elinin değdiği her şeyden mesuldür. Bu sorumluluk bilinci, hayatı bir yarış pistinden çıkarıp bir emanet alanına dönüştürür. Emanet ahlâkı ise hızla tüketen çağımızda en çok ihtiyaç duyulan erdemdir. Zira emanet bilinci olmayan toplumlarda başarı, çoğu zaman başkalarının kaybı üzerine kurulur.

İslam düşüncesinde dünyanın geçiciliği, değersizliği değil; değerinin doğru yerde konumlanmasıdır. Hz. Ali’ye atfedilen “Dünya, ahiretin tarlasıdır” sözü, bu dengeyi berrak biçimde ifade eder. Tarla, ekim yeridir; ürün için çalışılır ama tarlanın kendisi amaçlaştırılmaz. Bu bakış, insanı atalete değil, bilinçli faaliyete sevk eder. Çalışmak, üretmek, mücadele etmek esastır; fakat bütün bunlar adaletten ve hayadan koparıldığında, insanın ruhunu kurutan bir hırsa dönüşür.

Bahtiyar insan, geçici olana tapmayan; kalıcı olana sırt çevirmeyendir. Bu yüzden hakkaniyet sahibi olmak, yalnız mahkeme salonlarının değil, gündelik hayatın da meselesidir. Bir söz verirken, bir makam kullanırken, bir eleştiri yaparken adil olabilmek; işte gerçek imtihan burada başlar. İmam Gazali’nin uyarısı bu noktada sarsıcıdır: “İnsanı helake sürükleyen, bildiğiyle amel etmemesidir.” Bilgiyle ahlâk arasındaki bu kopuş, modern insanın en büyük trajedisidir.

Misafirhane bilinci, insanı kibirden arındırır. Çünkü kibir, kalıcı olduğunu zannedenlerin hastalığıdır. Ölümü hatırlamak, hayattan kaçmak değil; hayatı sahih bir ölçüyle yaşamaktır. Tasavvuf geleneğinde sıkça vurgulanan “ölmeden önce ölünüz” çağrısı, nefsin tahakkümünü kırmayı hedefler. Nefsine mesafe koyabilen insan, başkasına zulmetmez; gücünü adaletle sınırlar. Böyle bir insan, kaybettiğinde dağılmaz; kazandığında azmaz.

Bugün dünyanın dört bir yanında yaşanan krizler—savaşlar, adaletsizlikler, derin eşitsizlikler—misafirhane ahlâkının unutuluşunun kolektif sonuçlarıdır. Dünya sanki mülkümüzmüş gibi davranıyor; onu gelecek nesillerin hakkı olmaktan çıkarıyoruz. Hâlbuki dini kaynakların ortak çağrısı nettir: Yeryüzünde fesat çıkarmayın. Bu çağrı, sadece bireysel günahlara değil, yapısal zulümlere de yöneliktir. Adil olmayan düzenler, er ya da geç kendi çöküşlerini hazırlar.

Sonuçta bu geçici âlemde bahtiyar olmanın sırrı, kalıcı olana yaraşır bir karakter inşa etmektir. Adil, merhametli, ölçülü ve sorumluluk sahibi bir hayat; insanı hem bu dünyada huzura, hem de ebedî yurda hazırlığa taşır. Dünya bir misafirhanedir; ama bu misafirhane, nasıl yaşadığımızı kayda geçirir. Giderken yanımızda götüreceğimiz şey, sahip olduklarımız değil; adaletle yoğrulmuş bir ömürdür. İşte gerçek zirve, tam da buradadır.