Hamur’da genç bir öğretmenin ölümü hepimizin yüreğini burktu. Irmak Ayşe Koparan’a Allah’tan rahmet, ailesine, yakınlarına ve eğitim camiasına sabır diliyoruz. Böyle acı olaylarda insanın ilk refleksi elbette üzülmek, sormak, anlamaya çalışmak olur. Bir insan neden böyle bir noktaya gelir? Kurumlar ne yaptı, ne yapmadı? İhmal var mı? İdari süreç doğru işletildi mi? Bir öğretmen görev yaptığı yerde yalnız mı bırakıldı? Bunların hepsi sorulması gereken sorulardır.
Ama bir soru daha var ki, bugün en az diğerleri kadar önemlidir: Bir ölümün ardından başka bir insanı, soruşturma tamamlanmadan, deliller ortaya konulmadan, mahkeme karar vermeden toplumun önüne suçlu diye atmak ne kadar doğrudur?
Ne yazık ki sosyal medya, acı olaylarda çoğu zaman adalet arayışının değil, öfke boşaltmanın zemini haline geliyor. Birkaç paylaşım, birkaç yarım bilgi, birkaç kesilmiş cümle ve ardından hazır bir hüküm: “Suçlu budur.” Oysa hayat bu kadar basit değil. İnsan psikolojisi, intihar vakaları, kurum içi ilişkiler, ailevi süreçler, kişisel travmalar, sağlık geçmişi, telefon kayıtları, tanık beyanları ve adli incelemeler bu kadar kolay bir cümleye indirgenemez.
SOSYAL MEDYA MAHKEME DEĞİLDİR
Okul müdürü Melahat İleri üzerinden oluşturulan baskı, bu açıdan dikkatle okunmalıdır. Mobbing iddiası elbette araştırılmalıdır. Bir öğretmen görev yaptığı kurumda baskı gördüyse, dışlandıysa, küçük düşürüldüyse, görev ortamında psikolojik olarak yıpratıldıysa bunun üzerine sonuna kadar gidilmelidir. Kimse kamu görevi yapıyor diye dokunulmaz değildir. Müdür de olsa, öğretmen de olsa, amir de olsa, memur da olsa hukuk önünde herkes hesap verir.
Fakat aynı hukuk, hakkında iddia bulunan kişinin de masumiyet hakkını korur. Mobbing yapıldığı kesinleşmeden, idari ve adli süreç tamamlanmadan bir okul müdürünü hedef tahtasına oturtmak başka bir haksızlıktır. Hele ki bir ölümün bütün yükünü tek bir kişinin omzuna bırakmak, gerçeği aramak değil, kolay hedef bulmaktır.
Türkiye’de mobbing yalnızca Ağrı’da yaşanan bir sorun değildir. Yalnızca bir okul müdürüyle, bir okulun iç ilişkisiyle, bir öğretmenin yaşadığı tek bir süreçle açıklanacak kadar dar bir mesele de değildir. Çalışma hayatının birçok alanında mobbing iddiaları vardır. Kamu kurumlarında, özel sektörde, okullarda, hastanelerde, belediyelerde, bürokraside bu mesele yıllardır konuşuluyor. Ama mobbing dediğimiz şey de her tartışma, her görev değişikliği, her idari gerilim, her sert konuşma değildir. Mobbing sistematiklik ister. Süreklilik ister. Belge, tanık, başvuru, iz, kayıt ister.
Bu yüzden “mobbing yapıldı, o da intihar etti” gibi düz bir denklem kurmak hem hayatın gerçekliğine hem hukukun mantığına aykırıdır. Böyle bir cümle kolaydır ama eksiktir. Hatta çoğu zaman tehlikelidir.
BİR İNTİHARIN TEK CÜMLELİK SEBEBİ OLMAZ
İntihar vakaları çok katmanlıdır. Bazen dışarıdan görünen bir olay, içerideki büyük fırtınanın sadece küçük bir parçasıdır. Bazen iş baskısı vardır, bazen ailevi sorunlar, bazen psikolojik kırılmalar, bazen sağlıkla ilgili süreçler, bazen sosyal ilişkiler, bazen kişinin kimseye tam olarak anlatamadığı derin bir yalnızlık. Bazen de bunların birkaç tanesi aynı anda insanın üzerine çöker.
Bu nedenle bir öğretmenin vefatını yalnızca “okul müdürü mobbing yaptı” cümlesine sıkıştırmak doğru değildir. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre savcılık dosyasında telefon incelemeleri, kişisel yazışmalar, görüşmeler, olay öncesi süreç, sağlık ve psikolojik durumla ilgili başlıklar titizlikle değerlendiriliyor. Bu dosyanın içinde ne varsa, karar sosyal medya yorumlarıyla değil, savcılığın, müfettişlerin, adli tıbbın ve hukuk mekanizmasının çalışmasıyla ortaya çıkacaktır.
Ayrıca önemli bir husus daha var. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne daha önce mobbing yapıldığına dair öğretmenin kendisinden ya da başka öğretmenlerden resmî bir şikâyet ulaşıp ulaşmadığı da soruşturmanın önemli başlıklarından biridir. Eğer ortada önceden yapılmış bir başvuru yoksa, yazılı bir şikâyet yoksa, idari sürece aktarılmış somut bir dosya yoksa, bu durum da ayrıca dikkate alınmalıdır. Çünkü hukuk, duyumla değil belgeyle yürür. Sosyal medya ise çoğu zaman belgeyi beklemez, hükmü hemen verir.
Burada elbette “mobbing yoktur” demiyoruz. Böyle bir cümleyi kurmak da doğru olmaz. Ama “mobbing vardır ve ölümün sebebi budur” demek de aynı derecede yanlıştır. Doğru olan, bütün ihtimallerin soğukkanlı biçimde araştırılmasıdır. Öğretmenin yaşadığı her sorun, varsa ihmaller, varsa idari eksiklikler, varsa kişisel ve psikolojik süreçler, varsa telefon kayıtlarına yansıyan ilişkiler ve bütün bulgular birlikte değerlendirilmelidir.
BİR ÖLÜMÜ AYDINLATMAK BAŞKA, BİR İNSANI YAKMAK BAŞKA
Burada asıl mesele şudur: Bir insanın ölümünün aydınlatılmasını istemek başka şeydir, başka bir insanı peşinen suçlu ilan etmek başka şeydir.
Irmak öğretmenin ailesi var. Sevenleri var. Arkasında bıraktığı büyük bir acı var. Ama Melahat İleri’nin de ailesi var. Eşi, çocukları, yakınları, çevresi, mesleki itibarı, insan olarak onuru var. Sosyal medyada bir insanın adı günlerce linç malzemesine dönüştürüldüğünde, yalnız o kişi değil, ailesi de bu baskının altında kalır. Bunu kimse düşünmüyor. Bir paylaşım yaparken, bir yorum yazarken, bir ismi hedef gösterirken, o ismin arkasında yaşayan insanlar olduğunu unutuyoruz.
Bugün Melahat İleri’nin başına gelen şey, yarın herhangi birimizin başına gelebilir. Eksik bilgiyle, yarım hakikatle, duygusal öfkeyle, siyasi hesapla, muhalefet ya da iktidar pozisyonuna göre seçilmiş bir hedefle bir insan bir anda sosyal medya mahkemesinin sanığı haline getirilebilir. Sonra da kimse dönüp “Biz ne yaptık?” diye sormaz.
Daha acısı, bu tür olaylar bazen siyasi pozisyonlar için de kullanılıyor. Mevcut iktidara karşı muhalefet etmek isteyen bazı çevreler, haklı eleştiri üretmek yerine, yaşanan acıları birer fırsat alanına dönüştürebiliyor. Bir öğretmenin ölümü üzerinden bütün sistemi sorgulamak elbette mümkündür. Hatta gereklidir. Ama bunu yaparken bir okul müdürünü peşinen suçlu ilan edip bütün öfkeyi onun üzerine yığmak doğru değildir. Bu, adalet değil, kolaycılıktır.
Ağrı’da geçmişte öğretmen ölümleri yaşandı. Burçin öğretmen ve Aysun öğretmen gibi acı örnekler hâlâ hafızalarda. O günlerde sorgulanması gereken fiziki şartlar, okul güvenliği, köy okullarının imkânları, soba, barınma, ulaşım, denetim ve kamu hizmetlerinin niteliğiydi. Bugün de aynı şekilde, bir öğretmenin ölümü konuşulacaksa yalnızca bir kişiye yüklenerek değil, bütün sistemin sorumluluk alanlarıyla birlikte konuşulmalıdır.
Öğretmenlerimizin görev yaptığı yerlerde barınma sorunu var mı? Ulaşım güvenli mi? Köy okullarında çalışan öğretmenlerin psikolojik destek mekanizmaları yeterli mi? Göreve yeni başlayan genç öğretmenler yalnız bırakılıyor mu? Okul yöneticileri, öğretmenler ve ilçe müdürlükleri arasındaki iletişim sağlıklı mı? Bir öğretmen sorun yaşadığında güvenle başvurabileceği mekanizmalar gerçekten işliyor mu?
Bunları sormak gerekir. Ama bunları sormanın yolu, bir insanı sosyal medyada yakmak değildir.
Ben de zamanında sosyal medyanın nasıl bir dezenformasyon alanına dönüşebildiğini yaşayarak görmüş bir insanım. Bir cümle, bir paylaşım, bir söylenti, bir yarım bilgi bazen insanın yıllarca verdiği emeğin, itibarın, aile huzurunun önüne geçebiliyor. O yüzden bu meseleye yalnız dışarıdan bakan biri gibi değil, sosyal medya linçlerinin insan hayatında nasıl yaralar açabileceğini bilen biri olarak bakıyorum.
Adalet istiyorsak önce dilimizi adil kılmak zorundayız. Gerçeği istiyorsak önce hüküm vermekte acele etmemeliyiz. Bir öğretmenin acısını sahiplenmek, başka bir eğitimcinin hayatını karartmak anlamına gelmemelidir.
Irmak öğretmenin ölümü bütün yönleriyle aydınlatılmalıdır. Buna kimsenin itirazı olamaz. Varsa ihmal ortaya çıkarılmalı, varsa kusur hesabı sorulmalı, varsa mobbing belgelenmeli, varsa başka nedenler de açıkça değerlendirilmelidir. Ama bütün bunlar hukukla, belgeyle, vicdanla ve soğukkanlılıkla yapılmalıdır.
Çünkü bir ölümün ardından adalet aramak hepimizin görevidir. Fakat adalet ararken iftiraya, linçe ve peşin hükme kapı aralamamak da aynı derecede insanlık görevidir.