Ağrı’yı yalnızca bugünün caddeleri, resmi binaları ve kalabalık çarşısı üzerinden okumak bu şehri eksik anlamaktır. Bu şehir, hafızası biraz kazındığında başka coğrafyalardan gelen ailelerin, ustaların, memurların, esnafların ve zanaatkârların emeğiyle şekillenmiş özel bir toplumsal yapıya sahiptir.
Karaköse’den Ağrı’ya uzanan süreçte kentin idari merkez haline gelmesi, beraberinde devlet görevlilerini, askerleri, polisleri, öğretmenleri, hekimleri ve kamu çalışanlarını buraya taşımış; fakat bir şehrin yalnızca kurumlarla değil, çarşısıyla, sanayisiyle, ustasıyla, bostancısıyla, fotoğrafçısıyla, fırıncısıyla ve zanaatkârıyla şehir olabileceği gerçeği zamanla daha görünür hale gelmiştir. İşte bu noktada Karadenizlilerin, özellikle Trabzonluların Ağrı’nın ticaret ve zanaat hafızasındaki yerini ayrıca konuşmak gerekir.
KARAKÖSE’DEN AĞRI’YA UZANAN ŞEHİR HAFIZASI
Usta sinema ve tiyatro oyuncusu Salih Kalyoncu’nun bir televizyon programında anlattığı baba hikâyesi, aslında sadece bir aile hatırası değildir; Ağrı’nın şehirleşme hikâyesine açılan küçük ama çok kıymetli bir penceredir. Kalyoncu’nun babası Abdurrahman Kalyoncu, askerlik yıllarında dört buçuk yılını bu topraklarda geçirir. Ağrılı bir arkadaşının “Burada saatçi yok, gel dükkân aç” ısrarına kayıtsız kalamaz ve ailesiyle birlikte Ağrı’ya yerleşir. Hattat olan Abdurrahman Kalyoncu, harf inkılabının yeni yerleştiği Cumhuriyet’in erken dönemlerinde Türkçe bir tabela hazırlayınca dönemin yöneticilerinin dikkatini çeker. Polisler kapısına gelir, valinin huzuruna çıkarılır. “Sen bu yazıyı nereden biliyorsun, İran’dan mı geldin, casus musun?” diye sorgulanır. Ancak meselenin casusluk değil maharet olduğu anlaşılınca hikâyenin yönü değişir. Kalyoncu’nun babası Ağrı’da tabela dükkânı açar ve kentin tabelalarını Türkçeleştirmeye başlar. Bir şehrin sokak dili, dükkân yüzü ve ticari kimliği de böyle sessiz bir emekle şekillenmeye başlar.
Ağrı’nın tarihsel serüveninde Doğubayazıt’tan Karaköse’ye uzanan idari dönüşüm ayrı bir yere sahiptir. Ağrı isyanları sonrasında vilayet merkezinin Karaköse’ye taşınması, ardından 1938’de Karaköse adının Ağrı olarak değiştirilmesi, yalnızca bir merkez ve isim değişikliği değildir. Bu karar aynı zamanda yeni bir şehir sosyolojisinin de başlangıcıdır. Valilik, adliye, emniyet, askerî yapılar, okullar, hastane ve kamu daireleri Karaköse’de yoğunlaşırken, şehrin gündelik hayatını kuracak esnaf ve zanaatkâr ihtiyacı da belirginleşmiştir. Ayakkabıcı, terzi, saatçi, fotoğrafçı, motor ustası, oto elektrikçi, marangoz, bostancı, fırıncı, tabelacı ve kaportacı olmadan bir yerleşim yerinin gerçek anlamda şehirleşmesi mümkün değildir. Ağrı’nın bu eksiğini uzun yıllar boyunca dışarıdan gelen ustalar ve esnaflar tamamlamıştır. Bu katkının önemli bir bölümünde Karadeniz’den gelen ailelerin emeği vardır.
SANAYİDEN ÇARŞIYA TRABZONLU USTALARIN İZİ
Geçtiğimiz günlerde sanayi sitesinde yapılan bir sohbet, bu hafızayı yeniden hatırlattı. Hasan Ekinci, Necdet Çiftçioğlu ve Kubilay Kayhan’ın misafiri olduğumuzda, Salih Kalyoncu’nun babasının hikâyesinin tekil bir örnek olmadığı daha iyi anlaşılıyordu. Ağrı sanayisinin, çarşısının ve esnaf kültürünün arka planında nice Karadenizli ustanın emeği var. Muzaffer Usta gibi motor ustaları, oto elektrikçiler, Milli Eğitim camiasında Ağrı’ya hizmet etmiş Ali Beyazoğlu’nun babası Yılmaz Usta ve onun yetiştirdiği Hacı Ercan Özmen gibi isimler bu şehrin zanaat hafızasında ayrı bir yerde duruyor. Rauf Usta da sanayide bilinen önemli isimlerden biridir ve Trabzonludur. Onun çırağı ise bizim Küpkıranlı İsmail Taştan’dır. Bu örnek bile tek başına, Ağrı’da mesleklerin nasıl elden ele, ustadan çırağa, şehirden şehre aktarıldığını göstermeye yeter.
Ağrı’da Karadenizlilerin izi yalnızca sanayiyle sınırlı değildir. Beşiktaş Spor Kulübü’nün önceki dönem başkanlarından Ahmet Nur Çebi’nin babasının bir dönem Eleşkirt’te fırın işlettiği bilinir. Mukuloğulları tekstil alanında, Yüce Ticaret porselen ve ev eşyası alanında, Foto Yılmaz ve Foto Sami fotoğrafçılıkta, Laz Hüseyin Usta kaportacılıkta bu şehrin esnaf belleğinde iz bırakmış isimler ve aileler arasındadır. Halk Bankası’nın ara sokağında fotoğrafçılığı Ağrı’ya öğreten Trabzonlular, eski çarşının ticaret dilini biçimlendiren esnaflar, sanayi sitesinde çırak yetiştiren ustalar, yalnızca kendi ekmeğinin peşinde koşan insanlar değildi. Onlar aynı zamanda bu şehrin üretim kültürünü inşa eden insanlardı.
Hüseyin Yüce’nin adı da bu hafızanın renkli duraklarından biridir. Resim öğretmeni olarak tanınan, dik yürüyüşü, kel kafası ve kendine özgü tavrıyla “Robot” lakabı takılan Hüseyin Hoca, sadece bir öğretmen değil, aynı zamanda Yüce Ticaret ailesinin şehir hafızasındaki karşılığıydı. Ağrı gibi şehirlerde insanlar yalnızca meslekleriyle değil, yürüyüşleriyle, sesleriyle, tavırlarıyla, dükkânlarının kokusuyla ve çarşıdaki varlıklarıyla hatırlanır. Bu yüzden bir ustayı anmak, aslında bir sokağı, bir dönemi ve bir şehir terbiyesini de anmak demektir.
Sanayiye yakın bölgede, Eskivan Caddesi taraflarında iki katlı dükkânı bulunan, altı marangozhane üstü ev şeklinde faaliyet gösteren kolu kesik marangoz da bu hafızanın acı ama unutulmaması gereken karakterlerinden biridir. Bugün adını herkes hatırlamayabilir fakat onu görenlerin zihninde hâlâ bir görüntü vardır: eksik uzvuna rağmen işini sürdüren bir usta ve doksanlara kadar ayakta kalan eski Ağrı esnaflığının son temsilcilerinden biri. Bu şehirde bazı insanlar bir meslekten ibaret değildir; emeğin, direncin ve hayatla inatlaşmanın sembolüdür.
Karadenizliler denilince Ağrı’da yalnızca sanayi ve çarşı değil, bostancılar da akla gelir. Küpkıran’dan Kumlugeçit çevresine kadar uzanan alanlarda Karadenizli bostancıların emeği vardır. Lahana, salatalık ve çeşitli sebzeler eken bu insanlar, Ağrı toprağında üretim yapmanın başka bir yolunu göstermiştir. Bugün geriye dönüp bakınca bostancılığı ve belli ölçüde sebze üretim disiplinini bu şehre öğretenler arasında Trabzonluları ve Karadenizlileri saymak gerekir.
Kızılay eski Genel Başkanı Tekin Küçükali’nin ailesi de bu şehirle bağı olan Karadenizli ailelerdendir. Babasının Ağrı’da zanaatkârlık yaptığı ve mezarlarının bu şehirde bulunduğu bilgisini Avukat Mehmet Salih Aydın hatırlattı. Onun gibi şehir hafızasını bilen insanlardan dinlenen her ayrıntı, aslında Ağrı’nın yazılmamış tarihine düşülen bir nottur. Çünkü şehirlerin gerçek tarihi yalnızca arşivlerde, resmi belgelerde veya belediye kayıtlarında yaşamaz. Bazen bir avukatın hatırlattığı aile isminde, bazen sanayi esnafının anlattığı usta hikâyesinde, bazen de eski bir dükkânın yerini tarif eden yaşlı bir Ağrılının cümlesinde saklıdır.
KARADENİZ-AĞRI GÖNÜL BAĞI VE ORTAK HAFIZA
Bugün Rize’de, Trabzon’da ve Karadeniz’in birçok yerinde Ağrılı inşaat ustalarının, müteahhitlerin ve iş insanlarının varlığı da bu ilişkinin tek yönlü olmadığını gösteriyor. Bir dönem Ağrıspor’da forma giyen Rizeli Mustafa Kalafat gibi isimler de iki bölge arasındaki sosyal temasın sadece ticaretle sınırlı kalmadığını hatırlatır. Kimi zaman futbol, kimi zaman evlilik, kimi zaman ustalık, kimi zaman komşuluk bu bağı büyütmüştür.
Trabzonlularla Ağrılılar arasındaki ilişkiyi yalnızca ekonomik veya mesleki bir ilişki olarak görmek eksik olur. Bu ilişkide damatlık vardır, gelinlik vardır, akrabalık vardır, aynı sofraya oturma vardır, kız alıp verme vardır, kavga etse de kopmayan bir yakınlık vardır. Ağrılıların Trabzonluları kendilerine yakın görmesi boşuna değildir. Karadeniz insanındaki sertlik, inat, çalışkanlık, pratik zekâ ve doğrudan konuşma hali, Ağrılıların karakteriyle bir yerde buluşur. Bu yüzden halk arasında bazen espriyle “Laz’ın deniz görmemiş hali Kürt, Kürt’ün deniz görmüş hali Laz” denir. Bu söz akademik bir tanım değildir elbette ama halkın birbirini nasıl gördüğünü anlatan güçlü bir sosyolojik ipucudur.
Trabzonlular bu şehirde yalnızca ticaret yapmadı; Ağrılılarla akraba oldu, dost oldu, komşu oldu, usta oldu, hoca oldu, esnaf oldu. Ağrılılar da Karadeniz’de çalıştı, inşaat yaptı, dükkân açtı, evlilik kurdu, dostluk geliştirdi. Türkiye’nin gerçek toplumsal iklimi de biraz budur. Siyasi tartışmaların, kimlik gerilimlerinin ve bölgesel önyargıların çok ötesinde, gündelik hayat kendi akrabalığını kurar. İnsanlar bazen bir dükkânın tezgâhında, bazen bir sanayi çıraklığında, bazen bir bostanda, bazen bir okulda birbirine karışır. Bu karışım da şehirleri şehir yapan şeydir.
Bugün Ağrı’da esnaflık belli bir seviyeye gelmişse, sanayide usta-çırak ilişkisi oluşmuşsa, çarşı kültürü gelişmişse; fotoğrafçılık, tabelacılık, oto elektrikçilik, kaportacılık, marangozluk, fırıncılık ve bostancılık gibi alanlarda bir gelenek oluşmuşsa bunda Karadenizlilerin payını inkâr etmek mümkün değildir. Elbette bu şehrin kendi insanının emeği büyüktür. Ağrılılar da zamanla bu meslekleri devralmış, öğrenmiş, geliştirmiş ve kendi çocuklarına aktarmıştır. Fakat ilk ustaların, ilk dükkânların ve ilk meslek öğreticilerin bir kısmının Trabzon’dan, Rize’den ve Karadeniz’in farklı yerlerinden geldiğini unutmamak gerekir.
Salih Kalyoncu’nun babasının tabela hikâyesi bu nedenle güzel bir anıdan fazlasıdır. Bir vali tarafından “Casus musun?” diye sorgulanan bir hattatın, daha sonra şehirde tabela dükkânı açıp tabelaları Türkçeleştirmesi, Ağrı’nın dönüşümünü anlatan çarpıcı bir semboldür. O sembolün yanına sanayideki ustaları, çarşıdaki esnafları, bostandaki üreticileri, fotoğrafçıları, fırıncıları ve marangozları koyduğumuzda ortaya şu gerçek çıkar: Ağrı, birçok insanın emeğiyle kurulmuş bir şehir hafızasına sahiptir.
Bu hafızanın içinde Karadenizlilerin, özellikle Trabzonluların adı ayrı bir yerde duruyor. Onlar bu şehre sadece ticaret yapmaya gelmediler; bildiklerini getirdiler, meslek öğrettiler, dükkân açtılar, çırak yetiştirdiler, kız aldılar, kız verdiler, mezarlarını bu toprağa bıraktılar. Bugün bize düşen de bu emeği hatırlamak, bu katkıyı unutmamak ve şehir hafızasına hakkıyla not düşmektir.
Çünkü şehir dediğimiz şey yalnızca binalardan, caddelerden ve resmi kurumlardan ibaret değildir. Şehir, biraz da onu tamir eden ustanın elinde, tabelasını yazan hattatın kaleminde, bostanını eken Karadenizlinin alın terinde, fotoğrafçının objektifinde, sanayi çırağının öğrendiği ilk meslekte yaşar. Ağrı’nın hikâyesinde de bu izler vardır. Bu izleri unutmamak, bu şehre karşı borcumuzdur.